Hatırlayıp da unutmak zorunda kaldığın, unutup da hatırlamak zorunda kaldığın anlardır zaman. Eğilir bükülür yıllar önceki bir an şimdiki bambaşka bir anla örtüşür. Rastlantısal görünen olayların aslında bağlantılı olduğunu görebilmek ise çok nadir bir yetenek. Yine farkındalık hep farkındalık, herşey farkedebilmekle başlıyor.
Bazı bilgilerin geniş kitlelerden saklanmasının belki de en büyük sebebi kaosu önlemeye çalışmaktır. İnsanın kendi kapasitesinin sınırlarının farkında olması, insanlığın sadece faydasına olan sonuçlar ve gelişmeler getirmez, aynı zamanda büyük sorunlar da doğurabilir. Bilgi evrensel olmalıysa da gönüller ve akıllar bireyseldir, herkes kendi bakış açısına göre kullanacaktır bilgiyi. Bu sebeplerle insanlığın farkettiği bazı ileri seviye özellik ve yeteneklerin toplumlardan saklanması ne yazık ki makul ve mantıklı görünmektedir.
Bazı anlar yaşanırken hatırlanır. Bazı anlar ise hatırlanırken yaşanır. İçine doğduğumuz hayatın öncesi ve sonrasını bilme ihtimalimiz olsaydı, böyle bir seçenek sunulsaydı kaç insan bilmek isterdi acaba? Mesela ne zaman öleceğimizi, ölürsek nereye gideceğimizi çoğu insan bilmek istemeyecekti. Ama bu bilgilere karşı duyulan korku temelli genel direnç, toplumun zihninde bu konuların algılanabilmesinin önünü de kapatıyor. Ama her zaman bir azınlık olacaktır. Hayata daha fazla anlam yüklemeye çalışan, bazı rasgele görünen olayları birbirine bağlamaya ve anlamlandırmaya çalışan insanlar da ne yazık ki çok kısıtlı yöntemlerle, hatta neredeyse apriorik olarak yani herhangi bir kaynağa dayanmayan sadece içsel olarak ulaşılan bilgilerle sonuçlara varmaya çalışıyor. Bu noktada yaşanan bilgi ve yöntem eksikliği de ne yazık ki bir çok soruyu cevapsız, bir çok tecrübeyi de anlamsız bırakmaya devam ediyor.
Gelelim nereden geldik sorusuna ki cevabını bulma ihtimalimiz gerçekten çok düşük. Dinlerin bu konudaki açıklamaları ise çok yetersiz ama tümdengelim tümevarım bakış açısı genel kabul görmekte. Önceki hayatlar sonraki hayatlar, karma ve dharma kavramları ise islam ve hristiyanlıkta olmayıp sadece hinduizm de olan bir konu. Temelde insanın hayatını anlamlandırabilmek için sorduğu sorulara bütün dini ve felsefi inanç sistemlerinin zaman içerisinde geliştirdiği cevaplar var. Dini olmayan, felsefi bir bakış açısı üzerinden devam edeceğim.
Bazı anlar vardır yaşarken hatırlarız. Bazı anları ise hatırlarken yaşarız tekrar tekrar bütün duygularıyla birlikte. Ruhun hafızası bu kadar güçlü iken, bazı bilgileri doğuştan getirdiğimiz fikrini çok küçük yaştaki bazı çocukların insanüstü yeteneklerini gördüğümüzde mutlaka hepimiz düşünmüşüzdür. Mesela, üç yaşında akıcı bir şekilde bateri çalan bir çocuğu izlerken doğal olmayan bir yetenek gibi görünmüştü bana. Yetişkin bir insanın belki 10 20 sene çalıştıktan sonra varabileceği bir ustalık seviyesindeydi. O andan beri kendime sıklıkla şu soruları sormuşumdur;
Zaman göreceli bir kavram mı? Benim 10 senede geliştirebileceğim bir yeteneği 3 yaşında bir çocuk nasıl başarıyor? Benim 10 sene algıladığım zaman onda 1 sene mi? Yani zamanı tecrübe etme hızımız kişiye göre değişiyor mu? Beyinlerin algılama hızları, öğrenme hızları, aynı şekilde birim zamanda edinilebilen bilgi yine farklılık gösteriyor mu? Yüksek zeka denen yetenek acaba beynin fizyolojik yapısından değil de zaman kavramının daha hızlı akmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Bu sorulara her kültür farklı bir cevap verecektir, ve bu yazıyı okuyan herkes kendi zaman mekan bütünlüğüne göre, içine doğduğu dini ve kültürel eğitimin ona koyduğu sınırlara tabi kalarak yorumlayacaktır.
Bazen bir an yaşarız, dejavu, tekrarlayan bir olaydır, geçmiş veya gelecekle ilgili değildir, kendimizi tam o anda, o anki halimizde, birebir aynı koşullarda görürürüz. Bu herkeste olmayabilir bilmiyorum, oladabilir onu da bilmiyorum. Bildiğim şu, cevabını bilmediğimiz soruları sormaya devam etmediğimiz sürece hiçbir zaman cevaba ulaşamayacağımız. Bazen bir insanla karşılaşırız ilk defa görmüşüzdür ama tanıyormuşuz gibi hissederiz, bize öğretilen bütün doğru ve yanlışlara rağmen o kişiyle ilgili bir his doğar içimize. Bir bağ hissederiz ama anlamlandıramayız. Daha da zoru, bizim bu hissi yaşadığımız an sadece kendimize aittir, karşıdaki kişiyle alakası yoktur. Kendi zaman algımıza göre yaşadığımız bu hissi karşımızdaki kişinin de kendi zaman algısına göre aynı anda yaşaması mümkün değildir. O yüzden belki de bağ kurmamız gereken, belki de zaten bağımız olan ama bu hayatımızla hiç alakası olmadığı için o bağı görmezden geldiğimiz insanlarla, o bir anlık tanışıklık durumunu kaçırırız. Zaman algılarımızı eşitleme uyumlama şansımızı da kaçırırız. Bu acaba insanoğlunda bilinçli olarak kapatılmış bir özellik midir? Eğer kendi ruhumuzun yolculuğuyla ilgili, ruhsal bir alemden tanıdığımız insanlarla bir şekilde bilgi alışverişi yapabilseydik kaos mu doğardı yoksa sevgi mi? Belki de içsel olarak hiç kimse gerçek ruhuyla yüzleşmek istemiyor, bu hayatta ona yüklenen rolleri oynamaya devam etmek daha kolayına geliyordur. Ruhun tekamülünde yaşadığımız bu hayatı, doğuştan ruh hafızamızda getirdiğimiz bilgi ve becerileri de kullanarak yaşasak daha verimli bir ömür geçirmez miydik..
Sadece bedenin değil zihinlerin de köreldiği geriye evrimin bitip, ileri evrimin yaşandığı, zihinsel sınırların aşıldığı, bireysel algıların daha özgür olduğu, zamanın düz bir çizgi değil belki bir film çekimi gibi, bir başından bir sonundan yaşandığı fikrinin anlaşılabildiği, ruhun yolculuğunun tek bir ömür kadar olamayabileceğini anlamaya çalışarak geçen ömürler umut ediyorum insanlık için.
İşte bunlar hep görece, benim görecem, bana göre..