venüs ve jüpiter (iki guru)

İki Guru: Brihaspati ve Shukracharya

Vedik mitolojide Jüpiter (Brihaspati) Devaların (tanrısal/aydınlık varlıklar), Venüs (Shukracharya) ise Asuraların (karanlık/maddeye bağlı varlıklar) gurusudur. Her ikisinin de “Guru” (öğretmen ve rehber) statüsüne sahip olmasının kökeni, kozmik düzendeki zıt kutupların yönetimi ve Mrita Sanjeevani Vidya anlatısına dayanır.

Tanrılar ve Asuralar arasındaki bitmek bilmeyen güç savaşlarında her iki tarafın da stratejik ve ruhsal bir lidere ihtiyacı vardı. Brihaspati, evrensel yasaları (Dharma), ritüelleri ve ahlakı temsil ettiği için Devaların başrahibi ve gurusu olarak kabul edilmiştir.

Shukracharya’nın Asuraların gurusu olması ve Brihaspati ile eşdeğer bir statüye ulaşması ise elde ettiği spesifik bir ezoterik ve medikal güce dayanır. Shukracharya, Lord Shiva’ya sunduğu yoğun tapınma (tapas) sonucunda ölüleri diriltme ve iyileştirme ilmi olan Mrita Sanjeevani Vidya‘yı öğrenmiştir. Savaşlarda ölen Asuraları hayata döndürme yeteneği, onu Asuralar için vazgeçilmez kılmış ve dünyevi/fiziksel boyutta Brihaspati’nin sahip olmadığı bir tıp bilgeliği ile donatmıştır. Jüpiter bu ilme sahip olmadığı için, Shukracharya’nın bilgelik statüsü hayatta kalma ve bedensel varoluş çizgisinde her zaman saygı görmüştür.

Brihaspati ve Shukracharya Arasındaki Bilgelik Farkı

Her ikisi de yüksek zeka ve bilgiye sahip olsa da, bilgeliklerinin doğası, hedefleri ve yöntemleri birbirine tamamen zıttır.

  • Bilginin Doğası:
    • Jüpiter (Satvik): Para Vidya (yüksek, ruhsal ve soyut bilgi) öğretir. Felsefe, inanç, evrensel hukuk ve ilahi gerçeklerle ilgilenir. Hedefi ruhun özgürleşmesi (Moksha) ve ahlaki gelişimdir.
    • Venüs (Rajasik): Apara Vidya (dünyevi, pratik ve maddeye dayalı bilgi) öğretir. Diplomasi, hayatta kalma stratejileri, tıp, estetik ve ezoterik ilimlerle ilgilenir. Hedefi fiziksel dünyada var olmak, duyuları yönetmek ve arzuları rafine etmektir.
  • Rehberlik Edilen Kitle:
    • Jüpiter: Kurallara uyan, dürüstlük yolunu seçen, geleneksel ve itaatkar kitleye (Devalar) hitap eder. Doğru olanı yapmayı öğretir.
    • Venüs: Arzularının esiri olan, dışlanmış, geleneksel çerçevenin dışında kalan kitleye (Asuralar) hitap eder. Kaosun içinde hayatta kalmayı ve arzuları yaratıcı güce dönüştürmeyi öğretir.
  • Öğretim Yöntemi:
    • Jüpiter: Dogmatik, kuralcı ve teoriktir. Bilgiyi ritüeller ve sarsılmaz yasalar üzerinden aktarır.
    • Venüs: Pragmatik, esnek ve stratejiktir. Kriz anlarında işe yarayacak doğrudan çözümler (Sanjeevani gibi) sunar, sorunları pratik ve çoğu zaman politik bir zekayla çözer.
  • Bilgeliğin Yönü: Jüpiter dışa dönük ve genişleticidir; toplumsal düzeni ve inancı büyütür. Venüs ise içe dönük ve odaklıdır; kişisel varoluşu, biyolojik yaşamın devamlılığını ve hücresel iyileşmeyi sağlar.

neden Vedik Astroloji Eğitimi alalım?

En eski ilimlerden biri olan astrolojinin doğu ekolüdür. En eskisidir, hala yorumlanmaya çalışılan, değişmeyen ama detaylandırılmaya ve araştırılmaya devam edilen binlerce yıllık bilgiden bahsediyorum.

Batı astrolojisinden oldukça farklıdır. Klasik, sabit ev sistemi kullanan batı astrolojisi sistemi bile vedik astroloji kadar keskin ve spesifik bilgi verememektedir.

Yaklaşık 20 sene batı astrolojisine ait ne kadar kitap varsa toplamış,kendime ait küçük bir kütüphane yapmış, hepsini incelemiş bir astroloji meraklısı olarak, vedik astrolojiyle tanıştığımdan beri o kitapların hiçbirine ihtiyaç duymadım. Ancak her ekolün üstadı yıllar içerisinde biriktirdiği tecrübe ile doğru bilgiye ulaşabilir. O yüzden o kötüdür bu iyidir gibi basit bir kıyaslama yapmak, tek amacı insana yardımcı olmak yol göstermek olan astroloji ilimine sadece zarar verecektir.

12 burç sistemi ve bunların yöneticisi gezegenlerle konuyu açıklamaya çalışırken, özellikle tarihsel öngörülerin sıklıkla hatalı hesaplandığına şahit oldum. işte 12 ye bölünen 360 derecelik gökyüzü ile, 108 e bölünen gökyüzü arasındaki ayrım bütün olayın netleşmesine ve nokta atışı tespitlere sebep oldu benim için.

Astroloji tektir, ekoller ise renk katar, ancak kişiye göre yapılan yorumlar (örnek: ben orbu 5 derece alıyorum, gibi) anlamsız kaprisler olabilir ancak gökyüzüne ve koskoca kainatın düzenine karşı. Yorum teknik üzerinden değil, teorik bilginin kişinin akıl ve vicdan süzgecinden geçişine göre şekillenmelidir. Teknik değişmez, bilgi sabittir.

3 sene yaklaşık 350 saate yakın eğitim aldım. Her zaman derim, eğitim size çok birşey öğretmez, neyi öğrenmeniz gerektiğini öğretir. Gerisi her insanın kendi bireysel istek ve disiplinine bağlıdır.

Binlerce saat okudum, hala okuyorum, her öğrendiğim yeni teknikte, sanki yeni başlamış gibi heyecanlandım, bilgi bilgiyi çağırdı. Öğrendikçe ne kadar bilmediğimi gördüm, tam bitti derken, daha büyük bir cevher buldum, derinleştikçe güzelleşti vedik astroloji yolculuğum. Öğrendikçe aydınlandım, aydınlandıkça daha çok öğrendim, öğrendikçe bilgisizleştim, bilginin ufuksuzluğu karşısında çaresiz hissettim, ama ışık güzel, bilgi tatlı geldi.

20 senedir güneyde bir ilçede verdiğim eczacılık hizmeti, ikinci nesil eczacı olduğum halde artık yetersiz gelmeye başladı. Eczacı olmanın en büyük avantajı her gün karşılaştığım bir çok yeni insanla sohbet etmek, onların hayatlarına dokunmak, yardımcı olabilmek, yönlerini bulmalarına yardımcı olmak. Vedik astroloji ise sadece fizyolojik sağlığımızı değil, insana dair herşeyi anlatıyor ve açıklıyor!

Yıllar süren meslek hayatımda, tıp ile açıklanamayan olaylar klasörü gittikçe kalınlaşmaya başladı. Kronik hastalıkların arkasında sadece genetik faktörler olmadığını da gözlemledim. Bazı durumların dönemsel olduğunu, tedavinin sadece semptomları azalttığını, hatta radikal tedavinin mümkün olmadığı durumlarda bile hastalığın seyrinin birdenbire “sebepsiz?” yere değiştiğini de gözlemledim. Bütün bu yolculuk boyunca yüzlerce hastamın, tanıdığımın, doğum haritalarını açtığımda, vedik astrolojinin bütün sorulara cevap verebildiğini gördükçe, inancım, isteğim ve bu bilgiye olan açlığım büyüdü. Bir süre sonra, nasıl ki hastalıkların genel şablonları var, astrolojik göstergelerin de şablonları olduğunu farketmeye başladım. Her ne kadar her bireyin haritası eşsiz güzellik ve incelikle tasarlanmış olsa da, bazı durumların tekrar ettiğini gördükçe bir süre sonra harita bile açmadan, birkaç basit soru sorarak sebep sonuç ilişkilerini kurmaya başladım.

Nasıl ki ilacı kullanan hastanın, ilacın etken maddesinin hangi yöntemle hangi bitkinin neresinden, yılın hangi günü alındığını, hangi kimyasal yöntemle ekstre edildiğini, veya hazır haldeki ilacın içeriğini, dozunu, etki mekanizmasını, farmakokinetiğini, biyoyarlanımını, eliminasyonunu, biyolojik kümülasyonunu bilmesi gerekmediği gibi, astroloji raporlarının da astrolojik terim içermemesi gerektiğini düşünüyorum. O yüzden yıllardır danışanlarıma hiçbir astrolojik terim kullanmadan yorumlar yapıyorum. Önemli olan danışan kişinin anlaması. Kafasını, bilmek zorunda olmadığı, zaten bilmediği için danıştığı bir konuyu öğretmeye çalışır veya ne kadar bilgili olduğumu göstermeye çalışır gibi bin bir tane astrolojik terim kullanarak karıştırmak doğru değil.

Ancak analitik düşünen, sorgulayan, görünenin arkasındakini merak eden, arkadaki mutfakta ne oluyor diye düşünen insanlara, işte o mutfağın bütün karmaşasındaki ince ustalığı görmelerine yardımcı olmaya çalışmak. Yaratıcının kurduğu muazzam ve insan beyninin anlama kapasitesinin hiçbir zaman yeterli olmayacağı kadar büyük bir sisteme, belki de ancak kapı deliğinden bakmak-baktırmak kadardır vedik astrolojiyi anlatmak ve öğretmek.

Her nasip zamanına esirdir. Nasibi değiştirmeye gücü yetecek olanın ise sınavları vardır, borçlar vardır, ödüller vardır. Bazen az gibidir çoğalır, bazen çok gibidir azalır. Nasibi ve nasibin zamanını ise bulmak mümkün. Unutulmamalıdır ki bilginin evrensel düzendeki etiği, insanları nasiplerinden uzaklaştıracak tavsiyeler ve bilgiler vermeyi yasaklamaktadır. Bu sebeple bilgiye hizmet derken, insanlığa faydalı olmaya çalışırken, insanları yanlış yönlendirmek, hatta daha kötüsü korku frekansına sokmak asla ve asla hizmet ve fayda olamaz. Öğrenmek istenilen bilgiyle, ihtiyaç duyulan bilgi genellikle farklıdır. Danışılan kişi bu ayrımı yapacak ehliyete sahip olmalıdır.

işte Vedik astroloji hepimize, yaratıcının muazzam düzeninde, varoluşumuzun amacını, bu hayat yolculuğunda öğrenmemiz ve unutmamız gereken neler varsa bunları tavsiye etmelidir. Bizi biz yaptığını sandığımız bazı özelliklerimizin kendi ruhsal yolculuğumuzda önümüzdeki bir engel olduğunu anlayamadığımız sürece, varmamız istenilen duruma asla ulaşamayız. Açık zihinli, evrenin bir düzeni olduğunu zaten anlamış insanlara, bireyin eşsiz yolculuğunu açıklayan, çözümleyen, yol gösteren, hatırlatan, zamanlamalarıyla birlikte öngörü veren tek sistem vedik astrolojidir.

 

 

Ben lik

Ben demeden ben diyebilmek lazım. Öğrenmek lazım. Ustalaşmak lazım.

İnsanın kendisine saygısı olması lazım. Bu hayati öneme haiz bir ihtiyaç. Nasıl ki beden besinsiz yaşayamıyorsa, kişilik de benlik duygusu olmadan yaşayamıyor. Kalabalık aile yapılarında büyüyen bireylerde ne yazık ki bu benlik duygusu, ailenin baskın figürleri tarafından çok küçük yaşta bilinçli ve programlı bir şekilde kırılıyor, yokediliyor, eşsiz bir karakterde olan her insanın, birey olma-varolma- kendisi olma hakkı, suçluluk duygusuyla yer değiştiriliyor. Sonra bu çocuk büyüyünce, insiyatif alamayan, onay bekleyen, bir gram sevgi için, yeni bir hareket öğrendiğinde 1 fıstıkla ödüllendirilen maymun gibi, bağımlı hale geliyor. Bu bir zorbalık, bu bir faşizm, bu bir zulüm. Bu karanlık bir durum. Yanlış bu!

Sonra vay bu çocuk neden böyle oldu, biz buna herşeyi öğrettik, okuttuk eğittik ama hiçbir işi kendi başına yapamıyor.. Kuşun kanadını kesip, neden uçmuyorsun demekle aynı şey bu.

İnsanın kendisine saygısı olmalı. Kendi sınırlarına da saygısı olmalı. Kendisini keşfedebilmeli ki öğrensin. Kontrolsüz olsun, başına buyruk olsun demiyorum. Ama hangi yaşta olursa olsun, büyümek için alanı olmalı diyorum.

Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın, haklılık haksızlık bile makul sınırlarda önemli olmamalı, herkes her koşulda “kendisine yakışanı yapmalı”. Bahaneler mazeretler, suçunu yansıtma, kompleksli hareketler, bire bin tepkileri haklı çıkarmaz. Karşındaki yanlış mı, olsun o onun yanlışı, sen ne kadar doğrusun ki? işte bu soruya haklı bir cevap verebilmek zor iş. Kendi sınırlarını bilmeyen bir insanın bunu doğru bir şekilde cevaplaması mümkün değil. Kendini savunman gereken durumla, saldırıya geçmen durum arasındaki farkı algılayamıyorsan, dön kendi içine kendini geliştir önce. Sana tokat atana tokat atınca haklı olmuyorsun. Aynı derecede haksız oluyorsun. Çünkü adaleti sağlamak adına sende aynı hareketi ona yaptın. Ama önce o vurdu, olmadı yine öne geçemedin çünkü neden sana vurmasına izin verdin? neden süreci yönetemedin? Süreci başkası yönetti, tokadı sen yedin, sen de vurdun bitti tamam, kaybettin. Kendi benlik duygun yok senin, sen daha iyisini yapamadın, aynı derecede çirkinsin işte. Kabul etsen de etmesen de. Biri sana bağırdı sen de ona bağırdın, aynı derecede suçlusun, haklı değilsin. Sana bağırıldığı halde sen sakin kalmayı başarıp, karşındakinin seviyesine düşmeden kendini düzgünce ifade edebilmeyi becerebilirsen o zaman haklı olma ihtimalin olur. Aynı şekilde davrandığın, senin tepkilerini başkasının yönetmesine izin verdiğin sürece, ondan farkın yok, daha haklı değilsin, herhangi bir şeyi de haketmiyorsun, çünkü sana yapılanın karşılığındaki seçimin aynı şekilde karşılık vermek oldu, yaptın bitti ikiniz de suçlusunuz konu kapandı.

Karışık mı geldi? Değil işte bana göre çok net. Adalet talep edebilmek için mağdur olman gerekiyor. Cezasını zaten kestiğin bir durum için adalet talep edemezsin çünkü sen zaten aynı şekilde karşılık vererek teraziyi dengeledin. İşte bunu anlamalı herkes. Daha iyisini yapamadığı sürece, suçlamalarla bahanelerle kendini kandırarak, kendi iç dünyasında gelişmemiş olan benlik duygusunu tatmin edemez. Ancak zor bir durumda sakin kalmayı, içine çekildiği karanlığa veya seviyesiz bir duruma girmemeyi başarabilirse o koşulda benlik duygusu beslenir. Hayır demeyi bilmek lazım cümlesinin arkasındaki formülasyon bu olmalı.

Kendi tavrın kadar değerlisin. Değerli olmak istiyorsan eğer, herkese ve herşeye rağmen, kendine yakıştırdığın şekilde davranmalısın. Bu yakışıklık eğer karşındaki kişinin tavrıyla aynıysa, sen osun! Eğer daha iyisini başarabildiysen kendinsin! Benlik duyguna sahip çık. Sen ol. Kendin ol.

Alelade

Sıradan anlamı olan sıradan bir kelime işte. Ama sanki bir özelliği varmış gibi geliyor insana. Ama yok. Sıradan işte basit hatta bayağı, negatif yani nötr bile değil. Basitliğin eksi tarafını anlatıyor bu kelime bana.

Bir insan düşünelim belinde silah var içinde 12 mermi var biride namluda. Ama belinde duruyor hep hiç çıkarmıyor, ateş etmiyor, kimseyi vurmuyor, hatta göstermiyor hatta silahı olduğunu bile söylemiyor. Betimleme bu, yok silah filan. Soru şu; elinin altında güç var bir insanın, ama kullanmıyor hatta bununla övünmüyor bile. Bunu kullanması mı kullanmaması mı onu daha güçlü yapar? Güce sahip olmak kullanmak zorunluluğu doğurur mu? Kullanılmayan güç, güç değil midir? İşte yine herkesin sahip olduğu en ufak şeyle bile övündüğü, hatta sahip olmadığı şeyle bile övünecek kadar küçüldüğü bir toplumda, bir felsefi ikilem. Doğru ve yanlış gibi iki net kavramı bile birbirine karıştırmış insanlarla felsefi ikilemleri tartışabilmek çok zor.

Taş yerinde mi ağırdır? Soru değil aslında bu, taşın yerinde dururken hiç kımıldamıyorkenki potansiyel gücü ve atıldığı zaman oluşan kinetik gücü arasında bir karşılaştırma. Silah örneğiyle aynı kavramsal amaca hizmet eden bir örnek bu.

Taşı attığın zaman attın gitti tamam kullandın gücü. Harcadın. Alır tekrar atarım, yok işte o ilk atışın etkisini yapmaz. Potansiyel güç ne oldu? Kinetik oldu yandı bitti harcandı. Yani diyorum ki, güç kullanılmadığında da güçtür, kullanıldığında da, ikisi de farklı şekilde güçtür ama güçtür. Sorun, insanların görmediği şeyi anlayacak kapasitesinin olmaması. Yok işte canlandıramıyor, değerlendiremiyor, taşı yerinde dururken tartamıyor. Yok yani. Ama yok demiyor, bende bu eksik demiyor, çünkü onu diyebilmek bile bir varlık gerektiriyor, belli ki o da yok. İlla istiyor ki o taşı atayım kafasına. Adamda taş var atmıyor helal olsun demiyor. Güce sahip olmak başka, gücü kullanmak başka. Var olan gücü kullanmamayı başarabilmek ise daha büyük bir güç. Kimse bu şekilde değerlendirmiyor, çünkü yok kalmadı, göstermelik hayallerle gününü avutan, gerçeklerden kopmuş, artık hiçbir şeye değer vermeyen bir topluma dönüştük. Bir şeylere değer verebilmek bile bir güç. Hiçbir gücün yokken, güce sahip olanın elindekini sana karşı kullanmamasının sebebi ne olabilir? Özgüven eksikliği mi? Gücü olanın özgüveni de vardır sen merak etme. Sende yok belki de, sende yoksa o zaman seni ezmiş olmaz mı? Gücü var diye, gücü olmayana kullanması hak mı? Etik veya vicdani sorumluluğu yok mu bu güçlerin? Var işte kardeşim, var olan gücü niye kullanmayayım değil mi. Değil.

İşte yine insanın varoluş mücadelesine döndük geldik. Yine geldik kişinin kendiyle olan savaşına ve sınavlarına. Sana verilmiş olan her şey, senin hakkın değildir. Bazen de tamamen verenin bonkörlüğüdür, gönlü bolluğudur, iç zenginliğidir belki de. Herkesin kendisine bu kadar çok anlam yüklemesi, herşeyin iyisini güzelini hakettiğini düşünmesi de özgüvensizliğin farklı bir dışa vurumu bence, kendi açığını, kendini geliştirerek değil, yalancıktan yamalarla kapatmaya çalışması. Bu güç mü peki? Bence zayıflık.

Bende var onda yok, elimdekiyle onu ezmek ne zaman özgüven oldu? Ne zaman güç oldu? Zorbalık ne zaman hak oldu? Bu bakış açısını, Türk toplumunun binlerce yıllık töresindeki şefkat ve affetme büyüklüğünü kim yok etti toplumdan? Nasıl bir şekilde hırsızlık normal, dürüstlük aptal oldu. Merhamet ne zaman özgüvensizlik oldu? Yazık oldu, yazıklar olsun.

Gücü kullanmamayı başarabilmektir asıl güç. Yokken yoktur zaten, zor olan varken kullanmamayı başarabilmek. İşte bana bunu öğretti büyüklerim. Güzellerim Canlarım. Dürüstlüğün güç olduğunu, ezmenin yanlış olduğunu, varken var demenin de yanlış olduğunu, övünmenin kabalık ve şımarıklık olduğunu. Zorbalıkla, güç göstererek, korkutarak değil, belki ancak merhamet göstererek sevgiye ulaşılabileceğini öğrettiler. Haklıyken affedebilmenin, haksızken af dilemekten daha zor olduğunu, asıl gücün bu olduğunu öğrettiler. Taşın yerinde ağır olduğunu anlattılar. Gerçek sevginin otorite savaşı olmadığını, ve hatta birini severek ona verdiğin gücün, beline silah vermekle aynı olduğunu anlattılar dolaylı olarak. Ben de anladım. Gücü alan anlamadı.

Şimdi gel de garipleşmiş, en temel değer yargıları bir bir sökülüp atılmış, kültürü, varoluşu, insana verdiği değeri yokedilmiş, aleladeleşmiş insanlarla dolu bir topluma bunları baştan anlat..

Anlamsiz..

Türkçe karakter olmayan klavye ile yazmadım.

Göreceli kavramlar silsilesinde sıra “anlam” da. Görecesiz de olabilirdi adı yazının. Çünkü herşey her insanın eşsiz ve kendine özgü bakış açısından çıkıyor.

Bütün icatlar, hatta bütün suçlar, ilk yapanın kendi algısıyla, görecesiyle, perspektifiyle, kendi yüklediği anlamla ortaya çıkıyor. Gerisi taklit. Özgün olmayan biçimsiz duran, kendine ait olmayan bir şeyi çalmaktan hiçbir farkı yok benim bireysel bakış açıma göre.

Sahne hayatı hariç ki şovun herçeşidi ile birlikte role bürünmektir sahne, içselleştirmez çoğu zaman sahnede yapılan olayları sanatçı, çünkü oranın kuralları dinamikleri başkadır. Esnektir, serbesttir, baştan razı olunan gönüllü olunan da budur. Şovdur. Güzel yapan da ünlü olur.

En ünlü insanlar ise ünlü olmaya çalışmayan insanlardır, çünkü özgün bir şey üretmiştir! Üretmek için üretmiştir, bir fikir gelmiştir aklına ve bunu uygulamıştır. Bu özgün üretisi de ya bir ihtiyacı karşılamış veya bir ihtiyaca dönüşmüştür. Neye benzediği, kendini nasıl sunduğu hiçkimsenin umrunda değildir, şov yoktur, kendini değil ürettiği herneyse onu sunar ve odur önemli olan. Onunla anılır, istemese bile. Zekanın somutlaşmış halidir bu icat veya fikir veya her ne ise üretilen. Öyle ünlü insanlar var ki yüzlerce binlerce yıl sonra bile hala birçoğumuz adlarını biliyoruz, ürettikleri şeyler, bu bir toplum düzeni için yazılmış kurallar listesinden, hergün baktığımız aynaya, kullandığımız kahve fincanının tasarımına kulbunun yerine kadar hayatımızın içinde. Doğrusu da budur, üretilen şeyin ne kadar kullanılabilir ve faydalı olduğu. Ve ne kadar eşsiz olduğu.

Bu noktada çizgiyi bozan sosyal medya oldu. Herkes ünlü olmak istiyor ama hiçbirşey üretmiyor. Sadece taklit ederek garip danslar yaparak ünlü olacağını sanıyor. Başka birinden satın aldığı tek şarkıyla kısa süreli ünlü olup bir daha adını da şarkısını da hatırlamadığımız şarkıcılar gibi. Taşıma suyla değirmen dönmüyor. Üretimin arkası gelmediğinde ün de yokolup gidiyor. Buna ün değil, geçici süre için verilmiş ünlü olma fırsatı desek daha doğru olur.

Çık sahneye rol kes, güzelsen boş ama şekilli, güzel değilsen şekilsiz ama iz bırakan roller oynarsın. Karakter oynamak bambaşka yetenek. Öyle film şirketinin çekim için kiraladığı yattan inip jipe bilmekle anca kısa süreli ilgi çekersin, ne güzel adam kadın derler sonra unutulursun, ne zaman kendi görecenle bir karakteri özdeşleştirir taşırsın o zaman ün gelir. Bütün dizi ve filmlerde kötü karakter canlandıran insanların daha çok akılda kalması gibi. Daha iyi oyunculardır çünkü onlar, izleyeni kendinden nefret ettirecek kadar iyi taşırlar rollerini, belki de çok iyi kalpli insanlardır kendi benliklerinde, ama sundukları eşsiz biçim onları eşsiz yapar. Eşsizliktir anlamlı olan.

Sorun sosyal medyada ünlenmek diye bir fikir yaratan sosyal medya yöneticilerinin bu ticari fikrinin bireysel tüketici seviyesinde farklı algılanması. Bir şirket bir yazılım yapmış, bundan para kazanmak istiyor, bu çok doğal bir durum bir ticaret bunda birşey yok en doğal hakkı. Sonra bu yazılım yayılsın ve daha çok insan tarafından kullanılsın istiyor bu da pazarlama bu da çok normal. Normal olmayan herşey bu uygulamanın kullanıcılarının kendi benliklerini, firmanın pazarlama stratejisine, gönüllü olarak kaybetmesi. Belki de yoktur kendi benliği bu da bir bireysel hak. Olamamış olabilir hayat bu. Hizmet ettiği şeyin ticari bir ürünün bedavaya pazarlanması veya fikrin orijinal üreticisinin hakkını çalmak, veya  hergeçen gün kendi benliğinden uzaklaşmak pahasına bu yazılım şirketi için bedavaya çalışmak olduğunun farkında olmaması. Farketmek istememesi, koyun gibi bir takipçi, bir yazılımın sadece kullanıcısı olduğunu anlamaması. Herkesin kendini güzel ve eşsiz sanması, kısa süreli beğenilme ihtiyacının yine kısa süreli beğenilme ihtiyacı olan insanlarla karşılıklı takas edilmesi. Dopamin bağımlılığı mı histrionik kişilik bozukluğu mu yoksa başka birşey mi uzmanlar açıklasın..

Sonra bozulan toplumdan, unutulan adetlerden, karşılıklı saygıdan, adil olmaktan, kişisel hakların korunmadığından bahsedilmesi. Korsan kaset cd kitap alıp, bunları dinlediğiyle okuduğuyla övünen nesil de vardı, aynı içiboşluk bana göre. Kendi bireysel varlığını, kendi anlam ve görecesini, kendi bakış açısını kaybeden ve hergeçen gün sıradanlaşan, taklitçilikten öteye gitmeyecek gereksiz paylaşımlarla kendini ünlü sanan ama atın ağzına sopayla tutulan havucu kovalamaktan başka birşey yapmayan nihai tüketicinin, farkında olmadığı bireysel varoluşsal haklarından birer birer vazgeçmesindeki bilinçdışı köleleştirilmesinin derdindeyim. Derdim sosyal medya eleştirisi değil, derdim bireyin varoluş mücadelesinin ters yöne gitmesi.

Herşeyin bozulmasına verdiği tek tepki evde koltukta otururken bir parmak hareketi kadar. Gerçek anlamda hiçbir rol üstlenmediği, hatta sadece bireyin varoluşsal bütün haklarının sömürüldüğü sosyal medyaya köle olup, sonra da bu ülkede yaşamak istemiyoruma kadar manipüle edilmiş olan insanların bu manipülasyona yatkın mı olduğunu yoksa kurban mı olduğunu artık ayırt edemiyorum.

Toplumu toplum yapan bireylerin kalitesi ve yüklendikleri sorumluluktur. Ne kadar çok eşsiz birey varsa o kadar renkli bir toplum oluşur. O kadar gelişir ileri gider, üretim vardır, sanat vardır, özgün içerik çok kıymetli. En büyük hizmet budur, kısa süreli değil kalıcıdır etkisi. Belki sizi öven olmaz, ama hani insan kendisiyle gurur duymalıydı, kendine saygısı olmalıydı ne oldu bunlar, bir parmak hareketiyle sola kaydırdık gitti..

Kendinize duyduğunuz kalıcı özgüven birkaç kişinin beğenmesine duyduğunuz kısa süreli dopamin bağımlılığından daha güçlü emin olun.

Diyorum ki, siz ne anlam yüklerseniz o olsun. Anlam siz olun. Kendiniz olun, takılmayın çoğunluğun ne yaptığına, histerik olmayın, eşsiz olun. Dayanıklı olun manipülasyonlara. Kendi aklınızı kendiniz yönetin. Kendi anlamlarınızın peşinden gidin. Kendi bireysel varoluşunuza odaklanın. Anlamsız bir toplumda anlam siz olun…

Mutlusuz

Mutluluk çocuklukta öğreniliyor. Eminim son kararım.

Çocukken mutluluğu yaşaması engellenmiş çocuklar, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar öğrenemiyorlar mutluluğu. Gün olup yanlışlıkla mutluluk hissi yaşasalar bile tam olmuyor, mutlu olmaktan mutsuzluk-suçluluk duyuyorlar. Çünkü bir duyguyu her yaşadığında durdurulursan, sonraki aşamada ne yapacağını öğrenemezsin. Bir noktadan sonra bu şartlandırılmış mutsuzluk durumu yerleşiyor bünyeye.

Mutlu bir insan görünce kendi mutsuzluğundan utanan, bak ne güzel küçücük şeylerle mutlu olabiliyor insanlar, ben neden olamıyorum diye düşünüp duran yetişkinlere dönüşüyor zamanla. Çünkü en basit, en temel, en insanca hak olan mutlu olma hali ondan çalınmış. Ebeveynler veya içinde büyüdüğü aile, kendi mutsuz ruh halleriyle yüzleşecek güçte olmadıkları için ona da izin vermemişler. Boşluk hali oluyor, bünye bir duyguyu yaşamak için bir kimyasal salgılıyor, ama ruh bu duyguyla ne yapacağını bilmiyor. Ya histeri oluyor, yada mutlusuzluk. İkisi de yanlış duygular.

Durdurmayın. Çocuklarınızı mutlularken durdurmayın. Sonra büyüdüklerinde sen neden böyle mutsuzsun, sen neden isteksizsin hayata karşı, sen neden çaba göstermiyorsun dersiniz. Öyleler çünkü sizden ötürü. Bozdunuz çocuğun bünyesini. Çocuk duygularını yaşamayı öğrenemedi sayenizde. Ne yapacağını bilmediği duygular yaşattınız çocuğa. Yaradılışında yüklenmiş, içgüdüsel reflekslerle çalışan duyguları yaşamayı bile öğrenemedi. Daha kötüsü, çocuk mutluyken bilinçli bir şekilde o mutluluğu sözlü yazılı fiziksel şiddetle kıran insanlıktan nasibini almamış hastalıklı ebeveynler. Ne zor değil mi çocuk olmak. Gücün de yetmiyor, ne yapacağını bilmiyorsun, seni sevmek ve korumakla görevli insanlar sana düşmanmışsın gibi davranıyor. Anlayamıyorsun. Anlatan da olmuyor, seni anlayan da. Kendi duygularından bile korkuyorsun bir noktadan sonra. İşte bozuk insan bu şekilde yapılıyor. Sonra toplum böyle, devir değişti, nesil farklı. Hep bahane. Acaba neyi yanlış yaptık da bu sonuç ortaya çıktı diye soracak karakteri olmayan nesiller, hasarlı kusurlu bozuk nesiller yaratıyor.

Halbuki ne güzel bir duygu, bedene ruha akla herşeye çok faydası var. Tanrının insana hediyesi, resmen kıyak geçmiş yaratırken, suyundan da koymuş sevgiyle, mutlu olabilme becerisi vermiş. Biz ne yaptık insanlar olarak? Koşulsuz bahşedilmiş bir beceriyi yok saydık, körelttik, bozduk kırdık. Yoksa bu aslında iyi insan olmaya, aydınlanmaya giden yolda olmazsa olmaz bir duygu mu? Bilinçli bir şekilde karanlık tarafından mı köreltiliyor? Sürekli yakılan yokedilen kızılçam gibi. Bir savaş var ama kimsenin umurunda değil, saçmasapan, hayatın akışında ruhun tekamülünde, kadersel döngülerde, görev ve borçlarda hiçbir etkisi faydası olmayan, aslında hiç olmasa yokluğunu hiç aramayacağımız basit cihazlara, eşyalara bu kadar önem vermenin bile, bir amaçtan uzaklaşması için insanın güdülenmesi, kandırılması olduğunu düşünüyorum.

Herşeye, herkese rağmen gülün. Lütfen gülün, mutlu olun, mutluluk saçın, mutlu edin, sevindirin, başını okşayın, elini öpün, inanmıyorsanız bile sırf o mutlu olacak diye yapın bazı şeyleri sevdiğiniz insanlar için. Yetmedi mi sebepsiz anlamsız şekilde ağladığınız. Tek tedavisi var bu mutsuzluk durumunun, kayıtsız şartsız sevmek. Herşeyi sevmek, karanlık varlıkları, aydınlamış varlıkları. Herşeyi seveceksiniz, merhamet edeceksiniz, affedeceksiniz, özür dileyeceksiniz, dinleyeceksiniz, anlamaya anlatmaya çalışacaksınız, teşekkür edeceksiniz, insan olacaksınız. Başka yolu yok!

En güzel insan gülümseyen insandır. Gülümseyemiyorsanız gülümsetin..

Sevgi fakirliği

Belli ki her insanın sevme becerisi, sevme kapasitesi, sevilme ihtiyacı farklı. Acaba doğuştan mı böyle yoksa sonradan mı değişiyor? Bebekliğinde ve çocukluğunda sevgi ve güven ortamında, yeterince sevgi alan ve kendini güvende hisseden insanlar büyüdükçe daha mı sevgi dolu oluyorlar? Galiba sevgi ve güven de birlikte hareket ediyor.

Güvenemeyen insanlar sevemiyor belki de. Veya sevemeyen insanlar güvenemiyor. Bu noktada iki kavram anlam olarak birbirlerine çok yaklaşmış oldu. Güvensiz sevgi, sevgisiz güven olmuyor o zaman. Güvenemeyen insan sevmeye korkuyor, güvenen insan koşulsuz sevebiliyor. Sevemeyen insan güvenmeye korkuyor, seven insan ise koşulsuz güveniyor. Bu iki duygu çok önemli ve birbirlerini besliyorlar demek ki.

Korkan bir insana sevgi göstererek güvenini kazanabiliriz, sevemeyen bir insana güvenerek ve inanarak sevmesini sağlayabiliriz. Çok güçlü etkileri var o zaman bu iki duygunun.

Özgüven ve sevgi de bağlantılı o zaman. Kendi sınırlarını bilmeyen bir insanın güven duygusu da gelişmemiş oluyor. Kendini sevemeyen bir insan başkasını da sevemiyor. Ama en sevemeyen insan bile biliyor ki seviyormuş gibi yapmak bile, kendisini karşısındakine karşı güvende hissetmesine sebep oluyor. Yani korkan bir insan seviyormuş gibi yaparak kendini korumaya alıyor. Korktuğu şey kendisi mi karşısındaki mi, bence kendisi. Her ne kadar kendisini hataları, kusurları, eksikleri ile sevebilmeyi başarabilen insan sayısı çok çok az da olsa, sevginin gücünün herkes farkında. Kendi karakterini düzeltmeye çalışmaktansa yalan söylemek, rol yapmak çok daha kolay. İşte bunlar zayıf insan, ilkel-gelişememiş, gelişmeye kapalı insan. Eski versiyon insan bunlar.

Bana göre gerçek olan her duygu güzeldir, insanın doğasında olan bütün duygular insanın ihtiyacıdır. Bunları yok saymak, kendine saygısızlık hatta ihanettir. Evet aynen böyle düşünüyorum. Çünkü bütün duygularını açıkça yaşayan insana güvenirsin bir noktada. Üzgünse üzgündür, mutluysa mutludur, kızgınsa kızgındır, acısı varken gülmez, mutluyken surat asmaz. Gerçektir! Gerçek olana da güvenirsin, güvenince de seversin. Nasıl davranman gerektiğini de bilirsin. Bu noktada tek tuzak, kendi gerçekliğinde yaşayamayan, kendi psikolojisini, kendi duygularını yok sayan insanların bu gerçeklikte varolamayacağı. Ya zor yolu seçip kendi bireysel varoluşunun peşinden gidecek, yada boş bir beden olarak yaşamaya devam edecek. Herkes aynı güçte de değil belli ki, üstelik toplumun onayını “yalan bile olsa” almak herşeyden değerli bu günlerde.

İşte bu güven ve sevgi fakiri insanlar, çevrelerine kendileri gibi insanları toplayarak, içi boş bir onaylama ve güven ortamı oluşturuyorlar. Herkes birbirinin kusurunu örtüp, yalanını onaylayıp, çirkinliğine güzel diyerek aslında manipülatif ve hastalıklı bir onaylama zinciri kuruyorlar. Sosyal medyadan önce de vardı bu, bu kadar göz önünde değildi tabi. Üzücü olan ise bütün bu yalancıktan onaylama zincirine üye insanlar, derinlerde bir yerde biliyorlar.. Biliyorlar işte eksik olduklarını, sakladıklarını, güçsüz olduklarını, “-mış gibi yaptıklarını” biliyorlar ve bu derindeki boşluk asla dolmuyor, bir milyon yalancıktan onaylama bile “kendi kendini onaylayabilmen” kadar güçlü değil çünkü. Hayatlarının bir noktasında bir kısmı uyanıyor bu insanların, çok sevildiğini ve takdir edildiğini sandığı uzun yıllar süren yalancıktan onaylama zinciri normal günlerde işe yarıyor çünkü. Çünkü hayat gerçek. Çaat diye tokatı vuruyor bir gün öyle gerçek bir iş geliyor ki başına bütün yalanlar yetersiz kalıyor. E hani ben seviliyordum, güzeldim ben, çok beğeniliyordu fotoğraflarım, ne oldu şimdi kim var yanımda? Kimse yok. Kendin bile yoksun kendi yanında ne bekliyordun ki? İşte hep öyle gideceğini umut ederek yaşadığın göstermelik hayat, gerçek hayatla çatıştı, hadi bakalım nasıl çıkacaksın işin içinden. İşte şimdi sana doğruları söylediği için sevmediğin arkadaşın varya hani hep mutsuz diye küçük gördüğün, koş bakalım ona çözerse o çözer.

Herkesin sevme sevilme, güvenme, kendi varoluş mücadelesini kendi kendine verme gücü olmayabilir. Ama seviyormuş gibi yapmak çok büyük manipülasyon. En kötüsü de bizi sevmek ve korumakla görevli olan anne ve babanın seviyormuş gibi yapması. Büyük hasarlar bırakıyor çocuk üzerinde. Ve hayatı, sevgiye dair yanlış olan bu ayar üzerine kurduktan sonra, ilişkilerde hep mutsuz oluyor bu çocuklar büyüdüklerinde. Belki bir noktada uyanıp bu ayarı düzeltebiliyor bir kısmı ve acısı ve tatlısıyla daha sağlıklı ve gerçek ilişkiler kurabiliyor. Diğerleri ise yine kendileri gibi yapay sevgi ortamında büyütülmüş insanlarla alışkın oldukları, daha kolay olan, yapay sevgi ortamında hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar.

Buradaki anafikir şu, neyin varsa onu verebilirsin. Her konuda geçerli bu. Yoksa veremezsin, sırf alabilmek için varmış gibi, veriyormuş gibi yapma, insan ol, gerçek ol, kendin ol. Ancak kendi gerçekliğinle yüzleşebilir ve kendini, sana öğretilen çoğu şeyin aksine yenmeyi başarabilirsen, gerçek sevgiye ulaşabilirsin. Başka yolu yok!

Hayaletlerle Yaşamak

Hayaletler sadece filmlerde olmaz. Gerçek hayatta da var. Hem de çok yakınımızda bir sürü hayalet yaşıyor! İnsansı görünümlü, bedeni olan hayaletlerden bahsediyorum. Hani varmış gibi görünen ama aslında yok olan insanlardan. Kendisi hayalet olup da, bizim var sandığımız insanlardan.

Genelde içine doğduğumuz ailelerde var hayaletler. Var gibi görünüyor, sürekli konuşuyor, çok iddalı, sorsan senin hayatındaki her şey onun varlığı sayesinde, onun başarısı. Eyleme bakıyorsun yok, icraat yok, faaliyet yok, sana hiçbir faydası yok, hayatında fiziksel olarak bile varolmuyor, anca laf anca konuşma anca telkin ve manipülasyonla, olmadı tehditle zorbalıkla seni var olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Ama yok.

Al sana hayalet işte. Fiziksel olarak hiçbir olayında yanında değil, yardımı desteği hiç bir şeyi yok. Bak sen şu hayalete. Var işte hayaletler, aramızda yaşıyormuş gibi yapıyorlar ama aslında yoklar.

Kendi fiziksel hayatından, kendi algısından kopmuş, kendi hayatında bile fiziksel olarak var olamayan, görevlerini yapamayan, hatta yapmamak için bahaneler uyduran, bahane yetmiyorsa, anlamsız kaprislerle durduk yerde küslük yaratıp, kendi aklının belirsiz sınırlarında hayallerle kendini avutan, kendi akıl sağlığını koruyabilmek için “sanki gerçekten yapmış gibi” tarihi baştan yazan hayaletler var. Ona sorsan dünya onun sayesinde dönüyor sanarsın. Baksan göremezsin.

Daha zor olan seni de hayaletler alemine çekmeye çalışması. Onun bildiği hayat orada çünkü, senin gerçeklerle yüzleşerek, ayakların yere basarak, bütün kararlarının sonuçlarıyla cesaretle yüzleşerek, dürüstçe, onurla yaşamaya çalıştığın “gerçek” hayatına saldırması. Kendi sanrısal hayallerini, senin çok net ve emin olduğun gerçekliğine bulaştırmaya çalışması. İşte bu kötü birşey, bu bir zarar verme, bu bir zulüm, herkesin sadece zarar göreceği bir mücadele.

İşte bu hayaletlerden uzak durmalı, kendimizi korumalıyız. Her kim olursa olsunlar. Kendi gerçekliğimizi yaşayamadıktan sonra sadece kendimizi kandırmış olacağız. Herkes kendine, yine kendisine yakışanı borçlu. Hayaletlere ise hiçbir şey borçlu değiliz. Gönderelim gitsinler kendi alemlerine. Zorlamayalım, var etmeye çalışmayalım, kendimizi kandırmayalım.

Ya hayalet olalım, ya da hayatımıza bakalım.

Gözler kalbin aynasıdır

Ne kadar da klişe, ne kadar da sıradanlaşmış bir cümle. Binlerce replikte kullanıldı, binlerce yazıda sanki bu argümanı yeni bulmuş gibi anlatıldı. Ha bin ha bin bir, bir de ben anlatayım.

Göz teması bir insanı tanımak için çok ilginç bir kriter aslında. Hiç kuramayanlar, az kurabilenler, sınırsız kurabilenler var. Dolu dolu bakanlar, donuk donuk bakanlar, gülerek bakanlar, tepkisiz dümdüz bakanlar da var. Peki neden acaba? Bu bir yetenek mi eksiklik mi, sonradan edinilebilen bir alışkanlık mı? Neyin göstergesi, hangi karakter özelliğinin dışa vurumu veya hangi psikolojik etkenler bunu etkiliyor diye uzun zaman düşündüm, gözlem yaptım, denemeler yaptım. Çok fazla insanla yüz yüze geldiğim, ofis ortamının tam zıttı, kapısı açık bir işyerinde, kapıdan giren herkesle göz göze gelecek şekilde yerleştirdiğim bir çalışma masam var eczanede. Hayatta en çok özendiğim şey de belki bu durumun oluşturduğu, yoğunlaşarak çalışmam gereken zamanlarda, iletişimi kesememenin getirdiği zihinsel yorgunluktan uzak kalabileceğim, kapısı kapalı bir ofis. Ama tabi ki mesleğin gereği bu. Bu gereklilik sayesinde edindiğim binlerce belki yüzbinlerce tecrübeme dayanarak şu tespitlerimi paylaşma isteği duydum.

İnsanlar göz temasını aslında seviyorlar, fark edilmek istiyor herkes, özellikle bir iş yerine gelen müşterinin de misafirin de, iş tanımı içindeki diğer kurumlardan gelen insanların hepsinin de talep ve ihtiyaçları, beklentileri var. Fark edildiğinde ihtiyacının daha iyi karşılanacağını düşünüyor ki bu yerinde bir bakış açısı. Bir insanı fark ettiğinizin en büyük kanıtı ise onunla göz teması kurmak. Gözlerinin içine baktığınızda zaten bir süre sonra çok net görüyorsunuz bu kişinin neye ihtiyacı var, acı içinde mi, mutsuz mu, yorgun mu, sadece hasta mı yoksa hastalığının arkasında aslında psikolojik bir etken mi var, hepsini anlamaya başlıyorsunuz. Kişiyi fark edebilmek için vücut dili de eşit derecede önemli tabi. En acı dolu gözlerle bakan insana, gülümseyen bir gözle baktığınıza, onun gözlerinde sizin gözünüzdeki anlık bir ışıltının yansımasını görebiliyorsunuz. İşte belki de bir insanın aslında tanımadığı başka bir insana, söylenebilecek yüzlerce kelime yerine bir gülümseyen bakışı, karşıdaki insana onu farkettiğini, yargılamadığını ve faydalı olma niyetinde olduğunu gösteriyor. Sonra bu anlık his yine anlık bir güven duygusu, bir sıcaklık yaratıyor, ve bu da bir iletişim kanalının karşılıklı olarak açılmasına sebep oluyor. Sağlık hizmeti veren bir iş kolunda bu iletişim kanalı hayati öneme sahip, diğer iş kollarında da belki daha az önemli değildir. Çünkü insan aynı insan, beklenti yine aynı, fark edildiğine, varlığının görüldüğüne ve hangi durumda olursa olsun yargılanmadan kabul edildiğine ikna olmak. İşte insanın en büyük ihtiyaçlarından birinin bu olduğunu gördüm.

Göz teması kurmayan insanlar ise bambaşka bir serüven, göz teması kurabilmek için yerimden kalkıp başka konumlara geçmek zorunda kaldığım çok durum oldu. Kurmak istemiyor karşıdaki insan ve sürekli bakışlarını kaçırıyor. Bunu bir dönem kişisel algıladım, saygısızlık gibi gördüm veya daha basite indirgersem gelişememişlik gibi geldi. Utangaç yapıdaki mahremiyetine değer veren insanları bu noktada tenzih ediyorum, onlar hariç, o mahremiyet hakkına saygı duyuyorum. Mahremiyet duygusuyla ve aileden edinilmiş bir terbiye eğitimi sonucu olmayan, göz göze gelmeme isteğinin bir noktada kendi içinde çözemediği bazı sorunların bakışlarından anlaşılabileceği korkusu olduğunu fark ettim. Bu insanlar aslında gerçekten yardıma ihtiyaç duyan, zor durumda, köşeye sıkışmış, belki çaresiz ve seçeneksiz kalmış insanlar olabiliyor. Bir süre sonra kendi benliğinden, kendi zihninden, kendine olan sevgisinden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlar var. En zor durum da bunu fark edip yardımcı olamamak, olmamayı seçmek veya daha da kötüsü umursamamak. Mesela bir genç kız asansörde karşılaştığı yaşlı bir insanın yüzüne anlık da olsa bakıp selam veremiyorsa, bir günaydın, iyi günler gibi nezaket sözcüğü kullanamıyor ve bundan çekiniyorsa, bunu yanlış buluyorsa hatta bu çok masum ve insanca olan anlık farkındalık ve iletişimin suistimale açık bir konu olduğunu düşünüyorsa işte bu bütün toplumun ayıbıdır. Hepimizin hatasıdır, hepimizin suçudur, biz toplumumuzun çocuklarına ve gençlerine hatta yaşlılarımıza sahip çıkamamış, en sıradan ve basit iletişimi bile kurmaktan korkar hale gelmelerine izin vermişiz demektir. Bu noktada hepimize yazıklar olsun. İnsanca olmaktan uzaklaşmış bir orta yaş nesli azınlığın, toplumun diğer bütün yaş gruplarına korkutarak baskı kurduğu acımasız ve ilkel bir düzenin sonucudur bu durum.

Göz teması kurabilen insanlar ise genellikle daha öz güvenli, otokontrol ve öz disiplin becerileri gelişmiş insanlar oluyor. Belki bir çok insanla karşılaştıkları işlerde çalışarak ediniyorlar bu yeteneği, günlük hayatında çok az kişiyle göz göze gelmiş bir insanla, her gün yüzlerce insanla temas kurmuş bir insanın bu konudaki geliştirilmiş becerisini karşılaştırmak da adil olmaz. Sağlıklı psikolojide, kendi iç dengelerini bir şekilde kurmayı başarmış insanlar göz temasını daha uzun süre sürdürebiliyor. Belki de dingin bir zihne sahip oldukları için karşılarındaki insandan çekinmeye, korunmaya hatta korkmaya gerek duymuyorlar. Bir de gözlerinden insanları okuyabilen insanlar var, hiç konuşma gereği duymadan sadece gözlerine bakarak karşısındaki insanın ruhunu görebilenler var ve sanırım bu gerçekten de herkeste olmayan bir yetenek. Bu insanlar genellikle ikiye ayrılıyor. Bu yeteneğini insanları manipüle etmek, kandırmak, dolandırmak için kullananlar. Veya bu yeteneği insanların ruhuna sevgi aşılamak, iyileştirmek, koşulsuz sevgiden başka hiçbir çıkar gözetmeden faydalı olmak için kullanmaya çalışanlar. Peki bu ikisinin ayrımını nasıl yapacağız? Bu noktada bakışın şiddeti ve keskinliği ile bakışın sıcaklığı ve şefkatinin kesin bir ayrım yapmaya yeterli olduğunu gördüm. Göz kaçıran insanların genelde yalan söylüyor olabilecekleri ile ilgili de meşhur bir psikoloji dizisi var.

Göz teması önemlidir, saygı göstergesidir, gelişmişliktir. Toplumsal olamasa bile bireysel olarak bir eğitimdir. Süresi kişiye göre değişiklik gösterir. Sıcaklığı güvene ve özgüvene göre değişir. Sertliği güvensizliğe, kaçırılması korkuya işarettir. Doğrusu makul bir seviyede, karşıdaki kişinin sınırlarına saygı duyarken varlığının farkında olduğumuzu hissettirecek kadardır, şefkat vermektir, güven verebilmektir.

Birbirine gözlerini kaçırmak zorunda kalmadan gülümseyebilen, sağlıklı ve özgüvenli iletişimlerin kurulabildiği bir toplum ve hep kalbinin güzelliğini gördüğümüz sıcak ve şefkatli bakışlarla dolu gözlere sahip insanların yaşadığı bir dünya diliyorum.

Görece

Hatırlayıp da unutmak zorunda kaldığın, unutup da hatırlamak zorunda kaldığın anlardır zaman. Eğilir bükülür yıllar önceki bir an şimdiki bambaşka bir anla örtüşür. Rastlantısal görünen olayların aslında bağlantılı olduğunu görebilmek ise çok nadir bir yetenek. Yine farkındalık hep farkındalık, herşey farkedebilmekle başlıyor.

Bazı bilgilerin geniş kitlelerden saklanmasının belki de en büyük sebebi kaosu önlemeye çalışmaktır. İnsanın kendi kapasitesinin sınırlarının farkında olması, insanlığın sadece faydasına olan sonuçlar ve gelişmeler getirmez, aynı zamanda büyük sorunlar da doğurabilir. Bilgi evrensel olmalıysa da gönüller ve akıllar bireyseldir, herkes kendi bakış açısına göre kullanacaktır bilgiyi. Bu sebeplerle insanlığın farkettiği bazı ileri seviye özellik ve yeteneklerin toplumlardan saklanması ne yazık ki makul ve mantıklı görünmektedir.

Bazı anlar yaşanırken hatırlanır. Bazı anlar ise hatırlanırken yaşanır. İçine doğduğumuz hayatın öncesi ve sonrasını bilme ihtimalimiz olsaydı, böyle bir seçenek sunulsaydı kaç insan bilmek isterdi acaba? Mesela ne zaman öleceğimizi, ölürsek nereye gideceğimizi çoğu insan bilmek istemeyecekti. Ama bu bilgilere karşı duyulan korku temelli genel direnç, toplumun zihninde bu konuların algılanabilmesinin önünü de kapatıyor. Ama her zaman bir azınlık olacaktır. Hayata daha fazla anlam yüklemeye çalışan, bazı rasgele görünen olayları birbirine bağlamaya ve anlamlandırmaya çalışan insanlar da ne yazık ki çok kısıtlı yöntemlerle, hatta neredeyse apriorik olarak yani herhangi bir kaynağa dayanmayan sadece içsel olarak ulaşılan bilgilerle sonuçlara varmaya çalışıyor. Bu noktada yaşanan bilgi ve yöntem eksikliği de ne yazık ki bir çok soruyu cevapsız, bir çok tecrübeyi de anlamsız bırakmaya devam ediyor.

Gelelim nereden geldik sorusuna ki cevabını bulma ihtimalimiz gerçekten çok düşük. Dinlerin bu konudaki açıklamaları ise çok yetersiz ama tümdengelim tümevarım bakış açısı genel kabul görmekte. Önceki hayatlar sonraki hayatlar, karma ve dharma kavramları ise islam ve hristiyanlıkta olmayıp sadece hinduizm de olan bir konu. Temelde insanın hayatını anlamlandırabilmek için sorduğu sorulara bütün dini ve felsefi inanç sistemlerinin zaman içerisinde geliştirdiği cevaplar var. Dini olmayan, felsefi bir bakış açısı üzerinden devam edeceğim.

Bazı anlar vardır yaşarken hatırlarız. Bazı anları ise hatırlarken yaşarız tekrar tekrar bütün duygularıyla birlikte. Ruhun hafızası bu kadar güçlü iken, bazı bilgileri doğuştan getirdiğimiz fikrini çok küçük yaştaki bazı çocukların insanüstü yeteneklerini gördüğümüzde mutlaka hepimiz düşünmüşüzdür. Mesela, üç yaşında akıcı bir şekilde bateri çalan bir çocuğu izlerken doğal olmayan bir yetenek gibi görünmüştü bana. Yetişkin bir insanın belki 10 20 sene çalıştıktan sonra varabileceği bir ustalık seviyesindeydi. O andan beri kendime sıklıkla şu soruları sormuşumdur;

Zaman göreceli bir kavram mı? Benim 10 senede geliştirebileceğim bir yeteneği 3 yaşında bir çocuk nasıl başarıyor? Benim 10 sene algıladığım zaman onda 1 sene mi? Yani zamanı tecrübe etme hızımız kişiye göre değişiyor mu? Beyinlerin algılama hızları, öğrenme hızları, aynı şekilde birim zamanda edinilebilen bilgi yine farklılık gösteriyor mu? Yüksek zeka denen yetenek acaba beynin fizyolojik yapısından değil de zaman kavramının daha hızlı akmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Bu sorulara her kültür farklı bir cevap verecektir, ve bu yazıyı okuyan herkes kendi zaman mekan bütünlüğüne göre, içine doğduğu dini ve kültürel eğitimin ona koyduğu sınırlara tabi kalarak yorumlayacaktır.

Bazen bir an yaşarız, dejavu, tekrarlayan bir olaydır, geçmiş veya gelecekle ilgili değildir, kendimizi tam o anda, o anki halimizde, birebir aynı koşullarda görürürüz. Bu herkeste olmayabilir bilmiyorum, oladabilir onu da bilmiyorum. Bildiğim şu, cevabını bilmediğimiz soruları sormaya devam etmediğimiz sürece hiçbir zaman cevaba ulaşamayacağımız. Bazen bir insanla karşılaşırız ilk defa görmüşüzdür ama tanıyormuşuz gibi hissederiz, bize öğretilen bütün doğru ve yanlışlara rağmen o kişiyle ilgili bir his doğar içimize. Bir bağ hissederiz ama anlamlandıramayız. Daha da zoru, bizim bu hissi yaşadığımız an sadece kendimize aittir, karşıdaki kişiyle alakası yoktur. Kendi zaman algımıza göre yaşadığımız bu hissi karşımızdaki kişinin de kendi zaman algısına göre aynı anda yaşaması mümkün değildir. O yüzden belki de bağ kurmamız gereken, belki de zaten bağımız olan ama bu hayatımızla hiç alakası olmadığı için o bağı görmezden geldiğimiz insanlarla, o bir anlık tanışıklık durumunu kaçırırız. Zaman algılarımızı eşitleme uyumlama şansımızı da kaçırırız. Bu acaba insanoğlunda bilinçli olarak kapatılmış bir özellik midir? Eğer kendi ruhumuzun yolculuğuyla ilgili, ruhsal bir alemden tanıdığımız insanlarla bir şekilde bilgi alışverişi yapabilseydik kaos mu doğardı yoksa sevgi mi? Belki de içsel olarak hiç kimse gerçek ruhuyla yüzleşmek istemiyor, bu hayatta ona yüklenen rolleri oynamaya devam etmek daha kolayına geliyordur. Ruhun tekamülünde yaşadığımız bu hayatı, doğuştan ruh hafızamızda getirdiğimiz bilgi ve becerileri de kullanarak yaşasak daha verimli bir ömür geçirmez miydik..

Sadece bedenin değil zihinlerin de köreldiği geriye evrimin bitip, ileri evrimin yaşandığı, zihinsel sınırların aşıldığı, bireysel algıların daha özgür olduğu, zamanın düz bir çizgi değil belki bir film çekimi gibi, bir başından bir sonundan yaşandığı fikrinin anlaşılabildiği, ruhun yolculuğunun tek bir ömür kadar olamayabileceğini anlamaya çalışarak geçen ömürler umut ediyorum insanlık için.

İşte bunlar hep görece, benim görecem, bana göre..