Ebeveyn Olamamak

Çok uzun yıllar önce bir yazı okumuştum. Çok etkilenmiştim. Kendim daha çocuk sayılabilecek bir yaştaydım ama ya içimdeki çocuğa çok dokundu, ya da bir gün olma ihtimalim olan baba rolüme..

1923 yılında yayınlanmış “Ermiş” adlı eserinde, Halil Cibran demiş ki ;

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever..

Çok etkilenmiştim, 20 sene sonra hala her okuduğumda beni düşündürüyor.

İlk okuduğum zaman kendim çocukluktan çıkmaya, birey olmaya çalışan bir yaştaydım. Şimdi ise bir baba olarak okuyorum. Bende bıraktığı his her iki rolümde de aynı. Zaten etkileyici olan da bu.

Kendi ebeveynlerimi düşündüğüm zaman büyük hayal kırıklığı yaşıyorum. Herhalde herkes, kendi koşulları ve zamanları dahilinde, kendi becerileri kadar elinden geleni yapmıştır diyorum. Ama tespite çevirmeye çalışıp da çevirmeyi başaramadığım bir argüman bu.

Ebeveyn olmanın bir yeterlilik sınavı olmalı belki de, belki de herkes ebeveyn olmamalı demek istesem de nasibi dağıtanın mutlaka bir hikmeti vardır diyerek yatıştırabiliyorum bu hayal kırıklığımı.

Konu aslında yaradılışımızdaki ışıklar üzerine. Konuyu vedik astroloji açısından değerlendirmek istiyorum. Ama o şekilde bir yaklaşımın yaygın anlaşılır olmayacağını düşündüğüm için, daha genel bir açıdan değinmeye çalışacağım.

Benim annem ve babam, benimle annelik babalık bağı kuramamışlar. Olmamış. Oldurmaya çalıştılar mı bilmiyorum çünkü daha gözlerim açılmadan çok küçük bebekken annane teyze dede evine bırakmışlar beni. Rabbim ışığını üzerlerinden esirgemesin, bu 3 insan olmasa belki de ben varoluşumu sürdüremeyecektim bilmiyorum ama hissiyatım da minnetim de bu yönde. Gözlerim açılıp da dünyayı görmeye başladığım zaman annem de babam da yanımda yokmuş. 3 aylık bir bebeğin kafasındaki karışıklığa, iç dünyasında ihtiyaç duyduğu en önemli bağların eksikliğine bakın. Yanımda olmamayı seçmeleri, kendilerince daha önemli işlerinin olması veya herhangi bir şekilde ebeveynim olmayı başaramamalarıyla ilgili gerekçeleri tamamen onların kendi problemleri. Benimle bağ kurmak benim en çok ebeveynlerime ihiyacım olan dönemimde yanımda olmak gibi bir motivasyonları ve şefkatleri olmamış demek ki. Ben bunu 44 yaşımda anladım. Ve anladığım bu bilgi bir baba olarak kızımı 1 dakika bırakmamaya çalışarak yıllarca yaşadıktan sonra, kendi adıma derinden üzülmeme sebep oldu. Aslında burada bir suçlama yok, ne olduysa olmuş, gerekçeleri neyse neymiş, bir önemi yok benim için, kızgın da değilim, ikisini de affediyor ve kadere havale ediyorum.

Varmak istediğim konu benim kendi aile dramam değil, samimiyet ve dürüstlükle anlattığım kendi hikayemi örnek olarak kullanıp herkes için bazı çıkarımlara ulaşmak.

Anne ile olan bağın, hem bebek hem de anne tarafında çok önemli bir değeri var, sadece anne bebeğini beslemiyor, bu bir lütuf değil, bebek de annesini besliyor. Doğa’ nın, ve yaratıcının düzeni bu bağın karşılıklı faydası üzerine çalışıyor. Çünkü o fayda karşılıklı olmasaydı hiçbir anne doğurduğu bebeğe, bebek kendine bakabilecek hayatta kalabilecek beceriye gelene kadar bakamazdı ve türler yokolur nesiller tükenir giderdi. Demek ki buradaki bağ sadece günlük görevler kadar yüzeysel olamaz. Karmik bağlara bugün dokunmayacağım onlar konuyu daha da karmaşık bir hale getiriyor. Anne ile baba, bebekle annelik babalık bağı kuramadığı zaman, bu rolü kabullenmeyi başarıp, üstlenemedikleri zaman o bağ bir daha hiçbir zaman kurulamıyor. Zamanı 1 yaşa kadar ve süre dolunca kapılar kapanıyor.

Hayat boyu sürecek iletişim problemleri, beslenme problemleri, ilişki problemleri, bütün ruhsal-psikolojik problemler işte bu ilk 1 yılımızdan kaynaklanıyor. Sevilen, ilgilenilen, dikkat çekmeye çalıştığı agu dediğinde annesi ve/veya babası tarafından bu iletişim kurma çabası farkedilip, sevgiyle karşılık verilen bir bebeğin karakteri de bir o kadar güçlü oluyor. Bunu alamamış olan bebeklerin ise hayat mücadeleleri çok daha zor ve ağır geçiyor.

Sevgi ve Ego birbiriyle çok farklı iki kelime. Sevgi ve beslenme anneden, özgüven ve karakter, babadan alınan bağla şekilleniyor temelde. Bir noktadan sonra ikisinden de almaya başlıyoruz. Bazı insanların sevgi kaynakları baba bazılarının ki anne, bazılarının ki de büyük anne baba, teyze amca hala işte artık kim varsa ona sevgi gösteren onlar oluyor. Ama en başta sevgiyi ve beslenmeyi anneden bekliyor bebek, o bağ kurulamamış anne ortada yoksa veya sevme becerisine sahip değilse, veya hayatta anne olmaktan daha büyük öncelikleri varsa, bebeğinin en azından ilk senesinde annelik yapamadıysa, hayat boyu o eksikliğin sonuçlarını karşılıklı yaşıyorlar. Bebeğin yaşayabilmek için o sevgiye ihtiyacı var ve alamazsa bir süre sonra babaya dönüyor ondan beslenmeye çalışıyor, o rol de bir sebepten boşsa o zaman durum fena. Kafası karışan ve içgüdüsel olarak ona yüklenmiş temel programlamaların olması gerektiği şekilde çalışmadığını gördüğünde çaresizlik ve korku hissediyor. Hayatta kalabilmesi ebeveynlerine bağlıyken, kendini yalnız hisseden bebek bilinçaltı seviyesinde bütün bu duyguları kaydediyor. Zaman geçip de büyüdükçe, kendini ifade edebilmeye, hayatta kalma becerisi gelişmeye devam ettikçe, bu kafa karışıklığı ve kendini değersiz hissetme duygusuyla başetmeye çalışıyor. Zaten annelik babalık bağı kuramamış olan ebeveynler ise sonradan çocuğun hayatına geri girmeye çalışsa bile artık çok geç. En temel bağı kurmayı başaramamış insanların bu bağın karşılıklı eksikliğinin farkına varıp hem çocuk hem de kendileri lehine bunu şifalandırmaya çalışmalarını beklemek ise ütopik bir fantaziden başka birşey olmayacaktır.

Dönelim Halil Cibran’a, çocuklarınıza sevgiden başka birşey veremezsiniz demiş ve sonuna kadar katılıyorum. Sevgi bağını kuramadığın bir çocuğa fikirlerini vermen mümkün değil, o kanal karşılıklı açılmadıysa bir yaştan sonra sevgini bile vermen mümkün değil. Çocuğu kendi uzantısı, ayrı bir birey olarak değil de, sanki gelişine aracı olmamış da kendisi yaratmış gibi gören ebeveynlerin çocukları işte büyürken de büyüdükten sonra da topluma sorun çıkaran bireylere dönüşüyor.

Sevgi ve takdir mekanizmaları bebekliklerinde en basit agu ve gülümseme ile oluşmamış insanlar, merhamet şefkat gibi becerileri çok uzun yolculuklardan sonra belki küçük bir ihtimalle öğrenebiliyorlar. Yani bence o eksikleri yamamak mümkün. Olması gerektiği gibi olamadıysa bile, bu bağın eksikliğinin yarattığı olumsuz sonuçların farkına vardığında, sorunun kaynağının bebekliğinde olduğunu farkedebilen insan, içinde bir miktar rahatlama ve özgürlük hissiyle farklı bir arınma şifalanma sürecine girebilir. Ben 44 yaşımda girdim. Keşke hayatım boyunca yaşamış olduğum bir çok problemin, ailemle zaman içerisinde neden teker teker koptuğumun arkasındaki sebebin, annelik babalık bağlarını kuramamaları olduğunu daha erken anlayabilseydim. Ama ancak kendim ebeveyn olup da o şefkat ve merhamet hissini kendi içimde yaşadıktan sonra anlayabildim. Ebeveynlerimin benimle o bağı kuramadıkları için bana ihtiyacım olan sevgiyi hala veremediklerini, benim onlardan olan beklentilerimi neden çok az la veya hiçle veya başkalarını suçlayarak geçiştirdiklerini artık anlıyorum. Ebeveyn olamamışlar.

Sonuçta anladım ve anlatmaya çalışıyorum. Kendinizi yetersiz gördüğünüz, sevgiye muhtaç hissettiğiniz, onaylanmaya ihtiyaç duyduğunuz, en çok da yalnız hissettiğiniz anlarda lütfen şu cümlemi hatırlayın; “artık çocuk değiliz, zayıf veya muhtaç durumda da değiliz, kendimizi sevmek ve beslemek bizim kendimize karşı görevimiz, ve bu sorumluluk da sadece ve tamamen yine bize ait, üstelik hiçkimse bizi kendimiz kadar güzel sevemez”.

Bana sevgilerini de düşüncelerini de veremeyen, bedenimi zorla tutup, varlığını algılayamadıkları ruhumun kaçıp gitmesine sebep olan, beni ikisinin de olmayışlarının nedenini anlayıp, çözümleyip, affetmeye, aşmaya ve diğer insanlara da sunmaya mecbur bırakan anne ve babama selam olsun.