Astroloji ve ben

Bilgiye ulaşmanın çok kolaylaştığı fakat doğru bilginin bir o kadar kolay kirlendiği zamanlarda yaşıyoruz. Konuyla ilgili teorik bilgi çok fazla yerli yabancı sitede, kitapta var, üzerinde çalışılmış, yıllarca, yüzyıllarca hatta binlerce yıldır gözlemlenerek tecrübe edilmiş konular bunlar. Ben hazır formüllerden ziyade, formülün çıkarılış mantığıyla ilgileniyorum. Ezberlemektense, mantığını anlamaya çalışmanın çok daha pratik uygulanabilir bir bakış açısı kazandırdığını düşünüyorum. İşte bu dürtüyle çok uzun zamandır ilgi duyduğum astrolojinin, renkli ve mitolojik hikayelerle dolu bir bölgesine girdiğim günden beri çok daha heyecanla öğreniyorum, derinleştikçe netleşen çok renkli bir dünya buldum.

Ülkemizde ve dünyada Astroloji konusunda çok iyi üstatlar var, hepsine adanmışlıkları ve insanlığa faydalı olabilmek, bir bakış açısı kazandırabilmek için çektikleri emeklerine ve aynı zamanda binlerce yıllık öğretilere sahip çıktıkları için teşekkür ediyorum.

Yaklaşık yirmi sene boyunca konuyla ilgili yayınlanan bütün kitapları aldım, hepsini harfi harfine okumadım ama hepsindeki bilgiye saygı duydum ve inceledim. Kişisel bakış açıma göre yerine tam oturmayan bazı yorumlar ve hesaplamalarla karşılaştım, belki de kendimi konuya derinlemesine adayacak olgunluğa veya konunun derinliğini görecek bakış açısına sahip değildim. Uzun zamanlardan sonra bambaşka bir harita sistemiyle karşılaştım, konunun ülkemizdeki en iyi üstatlarından birinden eğitim almak da gerçekten bir şekilde nasip oldu ve başladım, neredeyse 3 sene olacak hala eğitime devam ediyorum ve hiç sıkılmadım. Bilginin renkliliği ve derinliği o kadar güzel ki, iyi ki diyorum.

Sideral ve tropik zodyak tartışmasına girmek istemiyorum ama bireysel olarak şu tespitimi paylaşmak zorundayım ki sideral bakış açısı benim kişisel hayatımda bana çok net ve doğru sonuçlar verdi ve yerine öyle büyük bir kusursuzlukla oturdu ki o yerden onu kaldırmaya çalışmak büyük saygısızlık olurdu.

Yine kişisel fikrimdir ki; astroloji belirli matematiksel hesaplamalar üzerine çok ince ayarlamalar ve yorumlar gerektiren, ciddi ve aynı zamanda insana faydalı olma zorunluluğunda olan bir bilim dalıdır. Kişisel farklılıklar hesaplamalar üzerinde değil yorumlamalar üzerinde olmalıdır. Hesap birdir, bilgi tektir, yöntem kesindir, her astrolog kendi kafasına göre hesaplama yapmamalıdır. Örnek vermem gerekirse orb kavramı vardır, ben 3 derece orb alırım öbürü 5 derece alır, böyle bir tutarsızlık binlerce yıllık bir bilime zarar vermektir, o sebeple ben hesaplamaların matematiksel olarak kesinlik içerdiği, kişiye göre değişmediği, ancak yorumun astroloğun bakış açısına ve gönül gözüne göre şekillendiği Vedik astroloji’ yi daha net buluyorum.

Harika renkli fantastik hikayeler, öğrendikçe güzelleşen, derinleştikçe aydınlanan çok güzel bir dünya var.

Beni sevgisiyle cesaretlendiren ve güven veren, düşmanlığıyla güçlendiren, karanlığı ve ışığı gösteren bütün insanlara teşekkür ediyorum.

Doz

Ne kadar da sıradan, basit, üç harfli bir kelime, kelime değil de sanki heceymiş gibi, son ek miş gibi değersiz görünüyor. Sözlüklerde genel olarak “yeterli görülen ölçü” olarak tanımlanıyor. Güzel bir tanım. Ne kadar kıymetli bir ölçü birimi doz. Yeterli görülen ölçüden az kullanıldığında etkisiz (homeopati hariç), yeterli görülen ölçüde kullanıldığında belirli bir etki oluşturur, fazla kullanıldığında ise zarar verir. Sıradan tanımlamalarla anlatmak zorunda kaldığım bir kelimenin bende yarattığı anlam bütününe ise belki dozaj diyebiliriz. Yine yeterli görülen ölçüler toplamıdır dozaj. Bunlar eczacılık terimleridir. Haliyle doz ve dozaj ilaçla ilgili terimler olduğu için, ilaç konusunda tek yetkili ve uzman kişi de eczacı olduğu için, eczacılık fakültelerinde, eğitimci eczacılar tarafından ilk kurulması gereken cümle doz olmalıdır.

Hayatta herşeyin bir dozu var, acının, sevginin, çalışmanın, dinlenmenin, düşünmenin, düşünmemenin, eğlenmenin, sporun, beslenmenin, vücudumuza aldığımız veya vücudumuzun hissettiği herşeyin, hislerle değişen kimyamızın fizyolojimize etkisinin de dozu var. İşte zor olan herşeyin dozunu yeterli görülen ölçüde ayarlayabilmek. Peki madem güzel öyleyse, güzel de kime göre yeterli? Yeterlilikte doz tamamda dozaj nasıl olacak. Yani ne kadar süre ile ne kadar dayanmalıyız bir acıya. Ne kadar süre ile ne kadar miktarda acıya dayanabiliriz, veya hangi miktarda acıya ne kadar süre ile maruz kalırsak bize etkisiz, tedavi edici veya zarar verici hale gelir. İşte bütün mesele burada başlıyor, herşeyi genellemeyi ve kendine benzetmeyi seven bir toplum psikolojisinde, kişiye göre doz ayarlamak ne kadar zor. İlaç için çok daha kolay, tartarsın kiloyu ölçersin, kiloya göre önceden her türlü klinik çalışması yapılmış ayarlanmış dozu ve dozajı verirsin. Zarar gören de, etki göremeyen de başkalarıdır sonuçta onların üzerinde denenerek sınırları belirlenmiştir. Peki insan kendi psikolojik sınırlarını ne kadar biliyor, ne kadar ölçtü? Yoksa bütün hatalarını başkalarının sırtına yükleyerek, kendi sınırlarını bilmeden, kendisiyle yüzleşmekten korktuğu için hep kaçarak, kendi varoluşunu görmezden gelerek mi yaşadı. Muhtemelen öyle yaptı çoğu insan, çünkü çok daha kolay ve emeksiz. Peki ne kadar uzun süre kolayı seçersek bizi zehirlemeye başlar, bu da herhalde bünyeye göre değişir ama er ya da geç sonuç kaçınılmaz.

Zehirlenmiş psikolojileri düzeltmek için koskoca psikoloji bilimi var, son yıllarda psikolojik rahatsızlıklar yaygınlaştıkça ve çeşitlendikçe, eski yöntemler de tekrar denenmeye başladı, yeni yöntemler, testler, teşhis yöntemleri de geliştiriliyor. Ama psikolojik rahatsızlıkların bir kısmı da tıpkı fizyolojik rahatsızlıkların bir kısmı gibi karakterle ilgili. Karakter bozuldukça bedensel ve ruhsal birçok hastalık oluşuyor. Tabi bu benim şahsi fikrim, genelleme yapmak da oldukça sığ bir bakış açısı olacaktır ama sanırım, tıp ve psikoloji den sonra bir üçüncü bilime ihtiyaç var. Mevcut bilgiler içinde zaten oluşmaya başladı, eski-yeni enerjisel tedaviler, yoga, meditasyon, ayurverdik beslenme, bilmem kaç yüzyıllık çin tıbbı alternatif tedavi yöntemleri ve dünyada sadece yöresel olarak bilinen tedavi yöntemleri var, birçok unutulmaya yüz tutmuş teşhis ve tedavi yöntemleri canlanmaya başladı sonuçta, demek ki ihtiyaç var.

Demek istediğim şu, bedenin ve ruhun arasındaki köprü karakterdir. Karakter bozukluklarını onarmadan, bedeni de ruhu da tedavi etmek çok zor. Doz ayarlarken hasta uyuncu diye bir faktör vardır, hastanın yeterli görülen dozu yeterli miktarda alması için, hastanın karakteri de önemlidir. Bu noktada tablet yutmak istemeyen hastaya şurup formda ilaç verilmesi gibi yöntemlerle hastanın tedaviye uyum sağlaması hedeflenir. Yani ne kadar klinik çalışma yaparsan yap, ne kadar çok kişide test edersen et, dozu dozajı kusursuza yakın hesaplanarak hazırlanmış tedavi, sırf hasta 2 gün sonra ilaç içmekten sıkıldığı veya unuttuğu için yarıda kalır. sonra hasta ben iyileşmedim diye doktora ve eczacıya kızar, çünkü kendi uyumsuzluğunu görmek, bu kişilik sorununu görmekten ve hatta bunu düzeltmeye çalışmasındansa, başkasını suçlamak çok daha kolaydır. Ne oldu şimdi onca hesap kitap masraf yatırım eğitim vs. boşa gitti.

Neticede karakter dozun önündeki en büyük engel veya dozun arkasında dozaja giden yolda en büyük güç de olabilir.

***

İlaç ve Eczacılık

Herhalde ne iş yaptığı en az anlaşılan mesleklerden birisidir Eczacılık. Benim için durum farklı bütün hayatımı eczane merkezli yaşadım. Anne mesleği olunca çıraklıktan başladım, bir eczanede yapılabilecek ne kadar ayak işi varsa yıllarca yaptıktan sonra kalfalığa yükseldim (en azından kendi gözümde), sonra hayat bana güzel bir sürpriz yaptı ve eczacılık kazandım, zaten hep hayatımızda olan bir mesleğe, kalan hayatım boyunca devam etme fikri beni boğsa da, mesleğin güzelliğine olan inancım ağır bastı ve kazandığım Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesini okumaya karar verdim. Kalfalık ve meslek öğrencisi arasında gidip gelen değişik bakış açısı öğrencilik hayatımı biraz zorladı. Sahayı çok iyi biliyordum, çocukluğumdan beri değişik konumlarda ve kültürel çeşitlilikte serbest eczacılık hizmetinin gereklilik ve taleplerini de iyi biliyordum, bu sebeplerle fakültedeki (hocalarımın hemen hepsi efsane, alanının üstadı insanlardı) teorik eğitimin, serbest eczacılık alanında uygulanabilirliği konusunda tereddütlerim olsa da, fakültem mesleğin temel bakış açısını ve ağırlığını çok net şekilde öğretti. İlacın uzmanı olan tek profesyonel meslek, eczacılık.

İlk önlüğümü meslektaşlığına aday olduğum annemin giydirip gönderdiği, öğrencilik hayatımın ilk günü sene 1997, 15 eylül sabah saat 09:00, Prof.Dr. Nevin Tanker ki annemle adaş, iki eczacı nevin beni zorla eczacı yaptı desem yeridir. Pek kıymetli hocam bütün enerjisiyle bir devlet okulunda standart olan, eskimiş sıralar ve bir tahtadan başka birşey olmayan, ama atmosferi bilgiden ağırlaşmış amfiye güler yüzüyle girdi, üzerinde beyaz önlüğü, bakışlarıyla şöyle bir içimizden kaç kişinin gerçekten eczacı olmak için geldiğini anlamaya çalışır gibi sıraları taradı, sonra dedi ki “çocuklar beni çok göreceksiniz” ve güldü, ders kitaplarımızın 5 tanesini o yazmıştı ve 5 dersime girdi yıllar içinde, emeğine, bilgiyi aktarmaya adanmışlığına ve meslek inancına teşekkür ederim. Tahtaya yazdığı ilk ders şuydu ” İlaç = Zehir “, aradaki fark nedir çocuklar dedi, tak hemen el kaldırdım, söyle dedi, “doz hocam dedim” , kim eczacı ailede dedi, annem dedim, aferin dedi. Öğrencilik hayatımın en başarılı günüydü o gün. Sonraki yıllar öğrenci olmak ve sosyal bir kelebek olmak arasında gidip geldim çünkü.

İşte bu güzel insanları, eczacılık mesleğindeki adaş üstatlarımı tek bir kelimeyi vurgulamak için anlattım ” Doz”

Hayata Dair

Her insan, kendi hayat yolculuğunda yapayalnız yürürken, arkadan tezahürat edenlerin aslında dost olmadıklarını anladığında yaşadığı ihanete uğramışlık hissinden, daha hızlı adımlar atarak uzaklaşmaya çalışırken, durup ne kadar yorulduğunu düşünmeye fırsat bulamıyor..