Dualite

Beklediğin bir şey vardır. Çok beklersin ama öyle böyle değil en çok beklediğin şeydir o. Çokça düşünmüşsündür gelirse ne yapacağını. Tek tek adım adım her şeyi planlamışsındır. Eminsindir herşeyden, tek eksik gelmesidir. Gelse hemen başlayacaksındır onu yaşamaya, hatta sen önden başlamışsındır onu yaşamaya, planlarken düşünürken isterken. Belki de çok uzun zaman olmuştur sen daha gelmemiş bir şeyi yaşamaya başlayalı. Kendi kendine yaşıyorsundur zaten onu, gelme ihtimali her aklına geldiğinde heyecanlanıyorsundur, belki de yakındır gelmesi diye. Her şey hazırdır, defalarca planlanmıştır, tekrar tekrar kontrol etmiş mükemmelleştirmişsindir planları. Tek eksik gelmesidir, hadi artık demeye başlarsın, ben hazırım her şey hazır hadi gelsin demişsindir. Ama gelmez..

Bambaşka şeyler yaşarken, hayatının bir düzeni bir ritmi varken, kafanda bin tane planın, bin tane kararın, bin bir tane hayalin varken. Bir şey gelir ansızın. Nereye koyacağını bilemezsin. Yer yok ki şimdi buna benim bütün zamanım dolu dersin, yer bulamazsın, araya sıkıştıramazsın, hay allah şimdi bu da nereden çıktı dersin, ne alaka şimdi ben böyle bir şey istememiştim bir sürü isteğim vardı onlar olmadı da neden alakasız, hiç aklıma gelmemiş, bambaşka, tesadüfi bir şey geldi diye kızarsın hatta. Ama gelir..

Dualite bir şeyin zıttıyla beraber varolmasıdır. Daha da güzeli, bir şeyin zıttı-tersi negatifi ile birlikte varolabilmeyi başarabilmesidir. Bir anlamda ahenktir, uyumdur. çünkü doğada hiç birşey saf halde bulunmaz mutlaka artık içerir. Belki de artık maddedir aslolan, çoğunluk gibi görünen madde az olan maddenin artığıdır. Bir karışımın içerisinde sadece iki madde olduğunu düşünelim, bunların karışım oranı eşit olmasa bile bir arada bulunuyorlar. Az olanın artık, çok olanın asıl madde olduğunu düşündüren nedir? Belki de enerjisel yoğunluk açısından tam eşit seviyededirler. Çok görünen madde az, az görünen madde çok olabilir yani. Anlatmaya çalıştığım şey fizik kurallarından bağımsız soyut anlamda, insan psikolojisinin ve aklının sınırları dahilinde, her şeyin, ama her şeyin, her duygunun, her fikrin, dualite kuralına uyduğu gerçeğidir. Doğanın kendi iç dengesinde dualite olduğu gibi, insanın da kendi içinde dualite vardır.

Bir şeyi çok isterken aynı zamanda o şeyin yokluğunu yaratır insan. Kendi yapar bunu. Var olmayan bir şeyi, bir fikri, isteği, insanı, eşyayı her ne ise onu isterken aynı zamanda onu yok eder. Aynı şekilde bir şeyden kaçarken de kaçtığı şeyi yaratır bir yandan. Her şey, her kavram, zıtlıkta var olur. Yoklukta var olunmaz, varlıkta yok olunmaz. Her an bir miktar varlık ve bir miktar yokluk vardır. Biri çok az diğeri çok fazlaysa bile aslında eşittirler. İsterken korkarsın, korkarken de istersin aslında. Çünkü doğanın düzeninde senin kişisel doğru ve yanlış kavramlarının hiç bir anlamı, hükmü, geçerliliği yoktur. Doğa sendeki hissi gerçekleştirmek üzerine çalışır. Bu his bir istek veya korku olabilir ama bu sadece senin sorunundur. Dualiteden kurtulmak mümkün değilse bile, istemeden gelen şeyin senin için gerekli, aslında farketmeden çağırdığın bir ihtiyacın olduğu fikri yanlış değildir. Aynı şekilde üzerinde düşündüğün çok istediğin birşeyin gelmeyeceği, çünkü gelirse sana zarar vereceği fikri de doğrudur.

Bu durumda insanın yapabileceği tek ama tek şey; dualitenin sınırlarını yumuşatmak, karışımın oranını dengelemektir. İstek ve korkularının farkına varmadan bunu yapman mümkün değil. Oturup bir liste yapmalı insan, yazmalı kağıda. Ben nelerden korkuyorum? Ben neleri istiyorum? Sonra bunları tek tek incelemeli, üzerine düşünmeli. Korktuğu şeyler aslında hakettiğini düşündüğü şeyler mi? Ve istediği şeyler aslında korktuğu şeylerin olmaması için istenen, gerçekte ihtiyacının olmadığı şeyler mi? Bu ayrımları net bir şekilde yapmayı başarabilip, listeyi kısalttığında, gerçek korku ve hayalleri ortağa çıktığında ise birbirine denklemesi gerekir! Korkularını yaratmamak için korkularını düşünmemesi gerektiğini anlamalı. Aynı şekilde hayallerini yaratmak için hayallerinden korkmamalı. Bu noktada korkunun yaratıcı-gerçekleştirici gücü, hayallerin yok edici gücüyle denk olmalı ki dualite insanın faydasına çalışabilsin.

Korkmak çok insanca bir refleks ama bu aynı zamanda büyük bir yaratım enerjisi içeriyor. Aynı şekilde hayal etmek çok insanca bir refleks ama aynı zamanda korku enerjisi içeriyor. Korkuların üstesinden gelemiyorsa, istemekten vazgeçmeli insan. Beklentisini, hayalini, isteğini sıfıra indirdiği anda korkuyu da sıfıra indiriyor çünkü. İşte benim anlatmaya çalıştığım dualite bu.

İstiyor musun? Korkma!

Korkuyor musun? İsteme!

Bırak akışına.

Her şeyin olması gerektiği zamanda, olması gerektiği şekilde olacağına güven.

Bir hayalinin gerçekleşmemesinden korkuyorsan, o hayali yok et ki korkuya teslim olma. Bir korkunun gerçekleşmesinden korkuyorsan, bir hayal kur ki o gerçekleşsin. Dualiteyi anlamak, kabul etmek, zıttıyla varolacağına razı olmak büyük özgürlük. Saflık, kusursuzluk istemek ise doğanın kanununa aykırı.

Kendi içindeki dualitenin farkına var.

Ebeveyn Olamamak

Çok uzun yıllar önce bir yazı okumuştum. Çok etkilenmiştim. Kendim daha çocuk sayılabilecek bir yaştaydım ama ya içimdeki çocuğa çok dokundu, ya da bir gün olma ihtimalim olan baba rolüme..

1923 yılında yayınlanmış “Ermiş” adlı eserinde, Halil Cibran demiş ki ;

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever..

Çok etkilenmiştim, 20 sene sonra hala her okuduğumda beni düşündürüyor.

İlk okuduğum zaman kendim çocukluktan çıkmaya, birey olmaya çalışan bir yaştaydım. Şimdi ise bir baba olarak okuyorum. Bende bıraktığı his her iki rolümde de aynı. Zaten etkileyici olan da bu.

Kendi ebeveynlerimi düşündüğüm zaman büyük hayal kırıklığı yaşıyorum. Herhalde herkes, kendi koşulları ve zamanları dahilinde, kendi becerileri kadar elinden geleni yapmıştır diyorum. Ama tespite çevirmeye çalışıp da çevirmeyi başaramadığım bir argüman bu.

Ebeveyn olmanın bir yeterlilik sınavı olmalı belki de, belki de herkes ebeveyn olmamalı demek istesem de nasibi dağıtanın mutlaka bir hikmeti vardır diyerek yatıştırabiliyorum bu hayal kırıklığımı.

Konu aslında yaradılışımızdaki ışıklar üzerine. Konuyu vedik astroloji açısından değerlendirmek istiyorum. Ama o şekilde bir yaklaşımın yaygın anlaşılır olmayacağını düşündüğüm için, daha genel bir açıdan değinmeye çalışacağım.

Benim annem ve babam, benimle annelik babalık bağı kuramamışlar. Olmamış. Oldurmaya çalıştılar mı bilmiyorum çünkü daha gözlerim açılmadan çok küçük bebekken annane teyze dede evine bırakmışlar beni. Rabbim ışığını üzerlerinden esirgemesin, bu 3 insan olmasa belki de ben varoluşumu sürdüremeyecektim bilmiyorum ama hissiyatım da minnetim de bu yönde. Gözlerim açılıp da dünyayı görmeye başladığım zaman annem de babam da yanımda yokmuş. 3 aylık bir bebeğin kafasındaki karışıklığa, iç dünyasında ihtiyaç duyduğu en önemli bağların eksikliğine bakın. Yanımda olmamayı seçmeleri, kendilerince daha önemli işlerinin olması veya herhangi bir şekilde ebeveynim olmayı başaramamalarıyla ilgili gerekçeleri tamamen onların kendi problemleri. Benimle bağ kurmak benim en çok ebeveynlerime ihiyacım olan dönemimde yanımda olmak gibi bir motivasyonları ve şefkatleri olmamış demek ki. Ben bunu 44 yaşımda anladım. Ve anladığım bu bilgi bir baba olarak kızımı 1 dakika bırakmamaya çalışarak yıllarca yaşadıktan sonra, kendi adıma derinden üzülmeme sebep oldu. Aslında burada bir suçlama yok, ne olduysa olmuş, gerekçeleri neyse neymiş, bir önemi yok benim için, kızgın da değilim, ikisini de affediyor ve kadere havale ediyorum.

Varmak istediğim konu benim kendi aile dramam değil, samimiyet ve dürüstlükle anlattığım kendi hikayemi örnek olarak kullanıp herkes için bazı çıkarımlara ulaşmak.

Anne ile olan bağın, hem bebek hem de anne tarafında çok önemli bir değeri var, sadece anne bebeğini beslemiyor, bu bir lütuf değil, bebek de annesini besliyor. Doğa’ nın, ve yaratıcının düzeni bu bağın karşılıklı faydası üzerine çalışıyor. Çünkü o fayda karşılıklı olmasaydı hiçbir anne doğurduğu bebeğe, bebek kendine bakabilecek hayatta kalabilecek beceriye gelene kadar bakamazdı ve türler yokolur nesiller tükenir giderdi. Demek ki buradaki bağ sadece günlük görevler kadar yüzeysel olamaz. Karmik bağlara bugün dokunmayacağım onlar konuyu daha da karmaşık bir hale getiriyor. Anne ile baba, bebekle annelik babalık bağı kuramadığı zaman, bu rolü kabullenmeyi başarıp, üstlenemedikleri zaman o bağ bir daha hiçbir zaman kurulamıyor. Zamanı 1 yaşa kadar ve süre dolunca kapılar kapanıyor.

Hayat boyu sürecek iletişim problemleri, beslenme problemleri, ilişki problemleri, bütün ruhsal-psikolojik problemler işte bu ilk 1 yılımızdan kaynaklanıyor. Sevilen, ilgilenilen, dikkat çekmeye çalıştığı agu dediğinde annesi ve/veya babası tarafından bu iletişim kurma çabası farkedilip, sevgiyle karşılık verilen bir bebeğin karakteri de bir o kadar güçlü oluyor. Bunu alamamış olan bebeklerin ise hayat mücadeleleri çok daha zor ve ağır geçiyor.

Sevgi ve Ego birbiriyle çok farklı iki kelime. Sevgi ve beslenme anneden, özgüven ve karakter, babadan alınan bağla şekilleniyor temelde. Bir noktadan sonra ikisinden de almaya başlıyoruz. Bazı insanların sevgi kaynakları baba bazılarının ki anne, bazılarının ki de büyük anne baba, teyze amca hala işte artık kim varsa ona sevgi gösteren onlar oluyor. Ama en başta sevgiyi ve beslenmeyi anneden bekliyor bebek, o bağ kurulamamış anne ortada yoksa veya sevme becerisine sahip değilse, veya hayatta anne olmaktan daha büyük öncelikleri varsa, bebeğinin en azından ilk senesinde annelik yapamadıysa, hayat boyu o eksikliğin sonuçlarını karşılıklı yaşıyorlar. Bebeğin yaşayabilmek için o sevgiye ihtiyacı var ve alamazsa bir süre sonra babaya dönüyor ondan beslenmeye çalışıyor, o rol de bir sebepten boşsa o zaman durum fena. Kafası karışan ve içgüdüsel olarak ona yüklenmiş temel programlamaların olması gerektiği şekilde çalışmadığını gördüğünde çaresizlik ve korku hissediyor. Hayatta kalabilmesi ebeveynlerine bağlıyken, kendini yalnız hisseden bebek bilinçaltı seviyesinde bütün bu duyguları kaydediyor. Zaman geçip de büyüdükçe, kendini ifade edebilmeye, hayatta kalma becerisi gelişmeye devam ettikçe, bu kafa karışıklığı ve kendini değersiz hissetme duygusuyla başetmeye çalışıyor. Zaten annelik babalık bağı kuramamış olan ebeveynler ise sonradan çocuğun hayatına geri girmeye çalışsa bile artık çok geç. En temel bağı kurmayı başaramamış insanların bu bağın karşılıklı eksikliğinin farkına varıp hem çocuk hem de kendileri lehine bunu şifalandırmaya çalışmalarını beklemek ise ütopik bir fantaziden başka birşey olmayacaktır.

Dönelim Halil Cibran’a, çocuklarınıza sevgiden başka birşey veremezsiniz demiş ve sonuna kadar katılıyorum. Sevgi bağını kuramadığın bir çocuğa fikirlerini vermen mümkün değil, o kanal karşılıklı açılmadıysa bir yaştan sonra sevgini bile vermen mümkün değil. Çocuğu kendi uzantısı, ayrı bir birey olarak değil de, sanki gelişine aracı olmamış da kendisi yaratmış gibi gören ebeveynlerin çocukları işte büyürken de büyüdükten sonra da topluma sorun çıkaran bireylere dönüşüyor.

Sevgi ve takdir mekanizmaları bebekliklerinde en basit agu ve gülümseme ile oluşmamış insanlar, merhamet şefkat gibi becerileri çok uzun yolculuklardan sonra belki küçük bir ihtimalle öğrenebiliyorlar. Yani bence o eksikleri yamamak mümkün. Olması gerektiği gibi olamadıysa bile, bu bağın eksikliğinin yarattığı olumsuz sonuçların farkına vardığında, sorunun kaynağının bebekliğinde olduğunu farkedebilen insan, içinde bir miktar rahatlama ve özgürlük hissiyle farklı bir arınma şifalanma sürecine girebilir. Ben 44 yaşımda girdim. Keşke hayatım boyunca yaşamış olduğum bir çok problemin, ailemle zaman içerisinde neden teker teker koptuğumun arkasındaki sebebin, annelik babalık bağlarını kuramamaları olduğunu daha erken anlayabilseydim. Ama ancak kendim ebeveyn olup da o şefkat ve merhamet hissini kendi içimde yaşadıktan sonra anlayabildim. Ebeveynlerimin benimle o bağı kuramadıkları için bana ihtiyacım olan sevgiyi hala veremediklerini, benim onlardan olan beklentilerimi neden çok az la veya hiçle veya başkalarını suçlayarak geçiştirdiklerini artık anlıyorum. Ebeveyn olamamışlar.

Sonuçta anladım ve anlatmaya çalışıyorum. Kendinizi yetersiz gördüğünüz, sevgiye muhtaç hissettiğiniz, onaylanmaya ihtiyaç duyduğunuz, en çok da yalnız hissettiğiniz anlarda lütfen şu cümlemi hatırlayın; “artık çocuk değiliz, zayıf veya muhtaç durumda da değiliz, kendimizi sevmek ve beslemek bizim kendimize karşı görevimiz, ve bu sorumluluk da sadece ve tamamen yine bize ait, üstelik hiçkimse bizi kendimiz kadar güzel sevemez”.

Bana sevgilerini de düşüncelerini de veremeyen, bedenimi zorla tutup, varlığını algılayamadıkları ruhumun kaçıp gitmesine sebep olan, beni ikisinin de olmayışlarının nedenini anlayıp, çözümleyip, affetmeye, aşmaya ve diğer insanlara da sunmaya mecbur bırakan anne ve babama selam olsun.

Zaman

Olması gereken herşey, olması gerektiği zamanda, olması gerektiği şekilde yaşanmıştır. Bu argümanı bir tespite nasıl dönüştürürüm diye uzun zamandır gözlem yapıyorum.

Herkes birbirini o “an” ında görüntülüyor, o anında farkediyor ve gözlemliyor. Gözlemlenen şey aslında çok boyutlu bir varlığın 2 boyutlu düzlemdeki yansıması kadar olabilir. Çünkü sadece görerek yapılıyor bu gözlemleme işlemi. Bu en basit gözlemleme işlemiyle bir insanı tanımlamaya çalışmak bir kitabı en sonundaki nokta işaretiyle tanımlamakla aynı bence. Sayısız yaşanmışlık, his ve fikir sarmalıyla, ruh yüküyle, niyet ve nasiple donanmış olan bir insanı 2 boyutlu olarak yargılayamayız. Çok boyutlu düşünmek ve gözlemlemek zorundayız. Bunu da becermek standart donanımlı insan kapasitesiyle mümkün olamayacağına göre, bir insanı yargılama hakkını kendinde görmek, küstahlık ve kibirden başka birşey olmayacaktır. İnsanın insanı, sadece yine insanların koyduğu yasal kurallarla yargılaması bile, insanın kendi otokontrol mekanizmasının gelişmediğinin göstergesi. Milyarlarca insanın ortak değerlerde buluşabilmesi ise, insan varlığının çok boyutluluğunu gözönüne alırsak imkansız gibi.

Ama bazı insanlar var ki, hayat onları bir şekilde çok boyutlu düşünebilme becerisini öğrenmek ve geliştirmek zorunda bırakmış. Buna giden yolun temeli empatiden başlıyor diyebilirim, empatiyi öğrenebilmek için ise farkındalık seviyesinin belli bir derinlikte ve titizlikte olması gerekiyor.

Bir şekilde farkındalık geliştirebilmiş ve daha sonra bu farkındalığı empati kurmaya kullanmayı öğrenebilmiş insanlar; cisimleri , olayları, insanları ve fikirleri çok boyutlu olarak gözlemleyebilme becerisini geliştirebiliyorlar.

Zaman herkese göre farklı hızda çalışıyor benim iddaam bu. Çünkü herkes kendi algı hızına, algısal ve düşünsel becerilerinin limitine göre algılıyor. Birim zamanda yaşanan, gözlemlenen, hissedilen olay sayısı ne kadar çoksa o kadar çok boyutlu algılanmış oluyor zaman. Ve aynı olaya farklı zamanlarda baktığımızda farklı şeyler görüyoruz. En basite indirgemem gerekirse, aynı filmi birebir aynı koşulları yaratarak “farklı” zamanlarda izlediğimizde farklı şeyler dikkatimizi çekiyor, daha önce görmediğimiz bir detayı farkediyoruz, ve film bittiğinde bizde yine farklı bir his uyandırıyor farklı bir artık bir iz bırakıyor. Film aynı film, mekan aynı mekan, izleyen aynı kişi, ama gözlemlenen ve varılan sonuçlar farklı.

Peki filmi ilk defa izlerken yoğunlaşarak, dikkatini vererek odaklanarak , anlamaya çalışarak izleyen ve dinleyen kişinin o film hakkında varacağı sonuçla, bir yandan çekirdek çitleyen arada telefonuna bakan kişinin aynı filmden aynı sürede anlayacağı şeyler aynı olabilir mi? Tabi ki bu mümkün değil.

Anlatmaya çalıştığım şey şu, zamanı algılayabilmek için önce kendi zihnimizin, algı seviyemizin sınırlarının farkında olmalıyız. Kendi zihnimizin çalışma hızı ve anı çok boyutlu gözlemleyebilme becerimiz kadar algılayabiliriz zamanı. Bu bile bakış açısı ve fikirlerin değişkenliğinin en büyük gerekçesidir.

Şu an yaşıyor olduğumuz bir his bir duygu bir olay bir gözlem bir tespit, bir gün geçmişte kalmış olacak. Yani yaşadığımızı sandığımız an aslında başka bir zamanımızın geçmişi. Geçmişi analiz etmeye çalışarak, geleceğe planlar yaparak ödediğimiz bedel, şu anda yaşayarak geleceğimize biriktireceğimiz hatıralar.

Olayları akışa bırakmayı, akışa güvenmeyi öğrenirsek, görevimiz sorumluluklarımız kadar müdahale edip, bir yandan geleceğimizi güzel hatıralarla doldurabiliriz. Mesela şu an sahip olsaydım keşke diye düşündüğünüz bir hatıraya geçmişte sahip olabilirdiniz. O an geçti çünkü. Geçmişe gitmiyoruz ama keşke diyoruz. Haftaya veya birkaç sene sonrasında bugüne baktığınızda bugün hakkında ne düşünmek isteyebileceğinizi öngörebilirseniz, işte bu hayatı daha verimli yaşamak için kendi çok boyutluluğunuzda kendinizi varedebilmeniz için en büyük gücünüz olacaktır.

Zamanı yönetmek mümkün değil gibi görünse de, bu anın aslında yaşanmış olduğunu anlayabilen insanın yaşayacağı özgürlük hissi ne güzel bir his olsa gerek.

devam edecek..

Affedebilmek

Ne kadar da zor bir kelime. Kim neyi affediyor daha o belli değil. Kim haklı kim haksız, kim ne kadar haklı kim ne kadar haksız o da belli değil. Bu dünyada hiçkimse haksız değilken affa ne gerek var değil mi? Değil. Hakkı dağıtan başkayken herkesin kendini haklı görmesi çok kibirli bir bakış açısı. Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşen herkes kendi hakkını koruma içgüdüsüyle, olayı çift taraflı değerlendirme becerisinden yoksun bir şekilde ağız dolusu lafla, kendini ifade becerisi gelişmemiş olanlarsa taşla sopayla hakkını arama peşinde. Peşinde de, kim haklı acaba gerçekten? Veya belki de hiçkimse haklı değil herkes haksız, hatta belki de herkes haklı hiçkimse haksız değil. Buradaki tek değişken kendinsin. Kendi kişiliğinin kontrolünü ele almamış bir insanın, hayatını kontrol edebilmesi mümkün değil. Hayatı tamamen kontrol etmek zaten imkansız çünkü sayısız dış faktör var kontrolümüzde olmayan.

Hayatımda yatırımı hep dürüstlüğe yaptım. Sonucu benim için en ağır olacak durumda bile dürüst olma cesaretini gösterdim, hakedilmiş, emek çekilmiş, çile çekilmiş, bazen 1 e 5 bedel ödenmiş bir durum var ortada. Bu benim yolumdu, benim seçimimdi. Fazla gururluydum, o yüzden her zaman dik durmayı seçtim. Çok zor oldu; çok zorlandım, ama zaman içinde %100 dürüstlükle yaşamayı öğrendim. Herkesten önce kendime karşı. Bir durumu doğru analiz edebilmek çok boyutlu düşünme becerisi talep ediyor. Bunu öğrenmek bile başlı başına uzun bir zaman ve emek istedi. Kendi bakış açını, karakterini, kusurlu yönlerini, zayıf noktalarını, güçlü noktalarını öğrenmek zorundasın. Ne zaman hata yapabilirsin bunu bilmek zorundasın. Bütün karakterini, aklını ve ruhunu bir tepsi pirincin taşını ayıklar gibi ayıklamak zorundasın. Kendini çözdükten, kendinle savaştıktan, kendini hatalarınla kabul edebildikten, bu eksiklerini tamamlamaya çalışıp bir kısmını tamamlamayı değiştirmeyi beceremedikten ve bu başarısızlık hissine rağmen kendini olduğun gibi kabul edebilip, sonra hatta kendini olduğun gibi sevebilmeyi öğrenmen gerekiyor.

Başka bir insanı yargılamadan affetmeyi becerebilmek için önce kendini yargılamadan affetmeyi öğrenmen gerekiyor. Kendini sevmeyen bir insan başkasını sevemez. Kendini kabullenemeyen kendiyle yaşayamayan bir insan başkalarıyla da yaşayamaz. Kendini affedemeyen bir insan başkasını da affedemez. Lafı nasıl da söyledim oh sustu kaldı diye düşündüğünde aslında kandırdığın tek kişi kendin oluyorsun. Kendi hatanla, eksiğinle yüzleşmeye becerin ve cesaretin yoksa, kendinle yaşamaya bile tahammül edemiyorken, sürekli suçlu araman ne acıklı. Zor bu işler.

Bugün bir olay yaşadım ; daha önce bir kelime konuşmadığım bir insan onu mağdur ettiğimi idaa etti. İddaa bu, iddaa eden kanıtlayacak değil mi? Değilmiş işte. Bir ilaç sorulmuş, ben de demişim ki ücretini önden alabilirsek sipariş eder getirtirim. Takdirim buymuş, var belli ki 16 senelik meslek hayatımla bildiğim birşey, yoksa bile kimse kimseye mecbur değil, ben koşulumu söylemişim uymadıysa başkasına sorarsın. O da değilmiş. Alışmışlar şuursuz yaşamaya.. Söz verdiniz tutmadınız, hiç dürüst değilsiniz dedi bana daha önce hiç görmediğim bir insan. Ben de cevap olarak ben size herhangi bir konuda söz vermedim, verseydim tutardım, bir talebiniz oldu karşılığında benim de bir talebim oldu siz yerine getirmediniz ben de getirmedim dedim. Daha ne kadar dürüst olunabilirdi acaba.

Buradaki konu dürüstlük değil aslında, ama işte gururluyum dokundu, gönlüm kırıldı. Ah mı edeyim etmedim. Bağırıp çağırayım mı sağır kulaklara. Göstereyim mi görmeyen gözlere. Ağlayayım mı anlamayan gönüllere. Kendi yönetemediği sürecin acısını başkasından çıkarmaya çalışan bir insan vardı karşımda, çıkardı da. Gururumu kırdı, enerjimi tüketti. Oturdum yarım saat tövbe ettim kendimden emin olduğum halde, sonra yarım saat zikrettim rabbim gönlümü soğut afffedebileyim diye. Neden? Çünkü insanız, olabilir insanlık halidir, anneliktir, insanlıktır herhangi bir gerekçesi vardır o kişinin kendi içinde kendini haklı görmesine sebep olan. Haklıdır kendince herkes kadar. Yine de bana saldırması, ağız dolusu suçlamada bulunması gerekmezdi, derdini farklı bir şekilde ifade etse belki ihtiyacı olan yardıma ulaşabilirdi. O da onun seçimi artık o noktadan sonra onu sorgulamak bana düşmez. Bana ne düşer, adil olmak. Yüzümün şeklini gören dostlar sordu, ben de dedim ki dürüst değilmişim ona üzüldüm. Gülüp geçtiler sen kendini bilmiyor musun dedi hepsi. Biliyorum konu bu değil ki dedim. Konu ne dediler, affedemedim hala o kişiyi dedim. Neden affetmeye çalışıyorsun ki sana haksızlık ve hakaret eden bir insanı dediler. Bana yakışan bu dedim. Benim inancım da bu. Benim ne düşündüğüm onun ne düşündüğü değil, hakkı dağıtanın ne düşüneceği dedim. Ben insanca yargılamadan, kişisel algılamadan, egoma nefsime yenilmeden gönülden affedebilmeliyim ki konu benden çıksın dedim. Tanıyanlar anladı, tanımayan hala ne düşünüyorsa o da onun gönlünün ekmeği artık.

Affedebilmek zor. Haklı olduğunu biliyorken, hakkını aramamak ise nefs, ibadet, tevhid, insan olma mücadelesi, herkese ve herşeye rağmen kendin olabilme cesareti, en ince noktandan saldırıldığında ise bu bir sınav. Verirsin veremezsin bu sınavı. Bu derslere ne kadar çalıştığına bakar, nefsine yenilmek.

Hakkı dağıtanın varlığına olan inancından uzaklaşıp, kendi egona teslim olmak veya affedebilmek..

Varoluş

Herkes, hayatı kendi bakış açısından değerlendiriyor bu çok normal. Herkesin kendi kişisel bakış açısını oluşturan altyapı ve etkenler de neredeyse sonsuz olasılıkla değişken buna da hayat diyoruz zaten ki farklılıklar, biraz rastlantısal biraz kadersel değişkenlerin birleşmesiyle oluşuyor. Normal olmayan şey kendi görüşünden başka görüşü yok saymak. Yok sayılan şey kendisi hariç herşey ise, yokluğun içinde nasıl var olduğunu düşünüyor bu kişi? Herşey yoksa, kendisi mi var? İşte bu hastalıklı bir bakış açısı. Yoklukta var olunmaz (ona tanrı denir), varlıkta var olunur (hem yaratanı hem de yaratılanı kapsar). Var olabilmek için diğer varlıkların varlığına da ihtiyaç vardır. Kendin olabilmek için ise diğerlerini de var sayman lazım. Peki yoklukta varoluşunu nasıl anlamlandırıyorsun dersen sana ne cevap verebilir? Tek savunması kendi varlığını ispatlamaya çalışmak olacaktır. Ve kendi yokluğunda uydurduğu kriterleri bir bir sayacaktır, amacı kendi dünyasında yarattığı kendi algısal gerçekliğini senin varlığını kabul etmeden sana kanıtlamaya çalışmak olacaktır. İşte yanlış burada başlıyor. Sen var olmadan kendinin de varolmadığını anlayamamış insanlara, senin varlığını yok sayarak geldiklerinde kendi varlıklarının da yok olduğunu göstermeye çalışmak aslında empati kurmayı öğretmenin, karşıdaki insanın algısına uyacak şekilde küçültülmesidir. Büyük resmi görmeden sadece kendi gölgesiyle yaşayan insanlara ne kadar çok ışık tutarsan tut, görünür hale gelen gerçeklerle ve güzelliklerle değil, yokolmaya başlayan gölgesiyle ilgilenmeye devam edecektir.

Toplumun Dokusu

Toplum ; tarihsel gelişme içinde, aynı toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan ve ortak bir uygarlığı olan, yaşamlarını sürdürmek, birçok temel çıkarlarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanların tümü.

Ne güzel bir tanım, ne kadar dolu, ne kadar çok anlam taşıyor. Toplumun dokusu da çok kıymetli. Bir toplumda karakter çeşitliliği ne kadar fazla ise, toplumun dokusu o kadar renkli olur. Rengarenk renkler olmalı toplumda, farklı bakış açıları olmalı.

Ortak bir toplumsal bakış açısının altında, değişik fikirler ve sesler olmalı. Olmalı ki toplum kendini geliştirebilsin. Tek tip bir insan modeline dönüştürülmeye çalışılan toplumlar köleleşir. Zaten amaç köleleştirmektir. Bilincini kaybeden bir toplumu yönetmek de çok daha kolaydır, tek televizyon kanalın izlendiği bazı ülkeler gibi özgürlüğü elinden alınmış, dokusu bozulmuş, özünü unutmuş bir toplum artık başkasına aittir.

Tanrı doğayı neden tek renk yaratmamış da rengarenk, çeşit çeşit canlıyla doldurmuş? Hepsinin bir görevi var doğada. Kimisi sadece güzellik katıyor, kimisinin ise inanılmaz görevleri var sistemin işlemesi için. Bazı canlıların görevinin ne olduğunu anlamıyor olmamız, onların gereksiz olduğunu değil, bizim anlamadığımızı gösteriyor. Aynı şey insan toplumu için de geçerli. Çeşitlilik ve farklı bakış açıları mutlaka toplumun ilerlemesine sebep olur. Siz, biz onlar şunlar vs diye yapılan ayrımcı propagandalar siyasetin gerekliliği ise de, toplumun ihtiyacı olmayan birşey. Herkesin aynı fikirde olması, fikrin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir sürüyü öldüren de kurtaran da 1 koyundur. Sadece 1 koyun yüzlerce koyunluk sürüyü uçurumdan aşağıya da götürebilir, sürünün geri kalanına uymadığı için uçurumdan da kurtarabilir. Buradaki ayrımı yapabilmek içinse bir miktar açık fikirli olmak lazım. Anlamıyor, göremiyor olmamız doğru olmadığı veya fonksiyonsuz olduğu anlamına gelmiyor.

Dinlemek, düşünmek, anlamaya çalışmak, karşılıklı saygı göstermek gerekiyor. Ortak bakış açılarının altında, rengarenk fikirlere sahip olmak gerekiyor. Özgürlük toplumun kurallarının sınırlarına tabi olmakla beraber, toplum da bireyin özgürlüğünü korumakla yükümlüdür.

Ego

Azı karar çoğu zarar her insana lazım. Lazım ama ölçmek çok zor. Neyle kıyaslayabilirsin ki? Standart bir referansı olsa keşke, merak eden kıyaslar öğrenir. Ego miktarını ölçmek için yine astroloji var. Güzel kriterler var referanslar var, belli başlı ev gezegen burç yerleşmeleri var, var işte. Sayın hocamdan kendime danışmanlık alırken bana “sahneye çıkmalısın dedi” ben de hocam benim egom yok dedim, tekrar bir göz attı doğum haritama evet yok dedi.

Şimdi konu şu, ego ve özgüven bambaşka şeyler. Ne yazık ki toplumun büyük bölümü bunları aynı şey sanıyor. O noktada ciddi sıkıntı yaşıyorum kendimi anlatmak ve insanların benim hakkımda ne düşündükleri konularında. Örnek vereyim; üstten konuşmak egodur, mütevazi konuşmak egosuzluktur. Egonun zayıf olmasının, özgüvenle veya medeni cesaretle alakası yoktur. Burada önemli olan ve gözden kaçan nokta, kişinin kendisini ne kadar tanıdığı, hangi donanımlara sahip olduğunun ne kadar farkında olduğu, kendi becerilerini yine kişisel hayatında ne kadar kullanabildiğidir. Yine örnek vereyim; bir yakın dövüş ustası kavga eder mi? Etmez, çünkü karşısındakini kaç farklı şekilde dövebileceği hatta karşısındaki ona saldırırsa ne yapacağını çok iyi biliyordur. O yüzden saldırmaya gerek duymaz çünkü yılların ustalığı ile edindiği bilginin ona verdiği özgüven, egosunu ortaya koymasına gerek bırakmaz. Karşısındakine bağırıp çağırmaz veya ben şöyle üstünüm böyle iyi dövüşüyorum demez, güler geçer, çünkü zaten kendisine bunları defalarca kanıtlamış bu konudaki egosu kendi içinde tatmin olmuş, geriye sade ve mütevazi bir özgüven kalmıştır. Bu sade ve mütevazi özgüven, kişinin eksik olduğunu göstermez, gerek duymadığını, umurunda olmadığını, tok olduğunu gösterir. Bir ustayı, kendi özgüvensizliğini kapatmak için ortaya koyduğun içi boş egoyla, anlamsız bir kavganın içine çekemezsin.

Özgüven tatmin olduğunda egoya gerek kalmıyor bütün mesele bu. Ama özgüvenini besleyen konuları, kendi içindeki tokluktan ötürü insanlara göstermeye gerek duymadığın için, tevazu özgüvensizlikle karıştırılıyor. Çünkü bütün eksiklerine rağmen herkes o içindeki özgüven boşluğunu, dışsal objelerle yamamaya çalışıyor. Marka giyince marka oldum sanan çok fazla boş insan var. Bir tarafta da ne giyerse giysin taşıyabilen yakıştıran insanlar var. Başarı binlerce yıldır parayla ölçülüyor tamam ama para hırsızlıkla da kazanılır, başkası da verebilir aileden gelebilir, piyangodan çıkabilir, bunlar başarı değil ki, şans belki. Bence başarı; ne kadar eksiden başlarsan başla, bütün imkansızlıklara rağmen kendi karakterini doğru biçimde inşa edebilmektir. Karakter. Ne kadar güçlü bir kelime, egodan güçlü, herşeyden güçlü. Karakterin varsa güçlüsündür, karakter inşa etmek ise belki de hayattaki en zor işlerden birtanesi. Herkese ve herşeye rağmen kendin olabilmek, kendin olma hakkını talep edebilmek, sana verilmemiş bir hakkı savunmak, dik durabilmek, birey olabilmek, ne kadar zor iş. Kendi karakterini inşa edecek cesaretin, özgüvenin yok mu? O zaman bir yandan özgüven inşa etmek zorundasın. Yine cisimler, eşyalar geliyor akıllara. Değil işte. Konu içsel bir konu. Özgüvenin ve karakterin dışa vuran tek kriteri gülümsemedir bence. Bir insanın aynasıdır nasıl güldüğü, nasıl gülümsediği, ne kadar güldüğü veya nasıl güldüğü, hatta nelere güldüğü, işte bunlar hep karakter göstergesidir. Dikkat çekmek için komik olmayan bir olaya aşırı gülen özgüvensiz insanlar varken, zor bir duruma gülümseyebilen insanlar da var. Başkasının ortalığı yıkacağı kadar haksız, saçma veya çözümsüz bir duruma gülümseyebilen insan karakterlidir. Çünkü özgüveni vardır bazı çözümler düşünebiliyor veya beklemesi gerektiğini kabul edip insanların ne düşüneceğini umursamadan dik durmaya cesaret edebiliyordur. Hatta karakteri vardır ve sağlamdır, bu olay onu diğer, şekilci ve sürekli kendisini kanıtlama mücadelesindeki egosu yüksek ama özgüveni düşük insanları etkilediği gibi etkilemez.

Zamanı yönetebilmek mümkün değilse de, zamanın bizi nasıl yöneteceğine karar verebiliriz. Tüketici olarak eğitilmiş toplumun, yiyeceği yemeğin bile fotoğrafını çekip paylaşma dürtüsü yüklenmiş, diğer insanları da tüketmeye davet etmek üzere güdülenmiş, cisimleri eşyaları bilginin, tevazunun, insani değerlerin üzerine koyduğunu farketmeyen insanlarla, bu dünyadan bıkmış marsa gitmek isteyen zenginler arasında pek bir fark görmüyorum. Kalıp savaşmak yerine kaçan korkaklar benim gözümde.

Elele verip düzeltsek daha güzel değil mi? Yok mu özgüveniniz? Sadece Ego dan mı ibaretsiniz..

Hak

Herkesin herkeste hakkı var, kendinde de hakkı var. Anne baba çocuğun sahibi gibi ortaya hak koyuyor ülkemizde, ben anneyim babayım bu benim hakkım diyor, gayrimenkul sahibi gibi. Çocuğun da annesinde babasında hakkı var ama çocuk işte, bilmiyor, savunamıyor hakkını. Büyüyüp farkına vardığında ise hiçbir hakkını alamadığını gördüğünde, kendi evinde misafir muamelesi gördüğünü, kendi ailesinde emanet gibi büyüdüğünü anladığında ise aileden kopuyor, çünkü ailesi onunla aile olamamış, o da kendinde yürüyüp gitme hakkı görüyor. Sonra anne baba daha da sertleşiyor, hakkım da hakkım. Yapmasaydın çocuk, süs alıp koysaydın kenara. Çocuğuna verdiğin emek, harcadığın para onun hakkıdır, duvarı mı boyadı? O da o evde yaşıyor onun da duvarı ne isterse yapabilir. Diyeceksin ki bak çocuğum ben boyamıyorum duvarımızı, sen de boyama. adil olacaksın, anlatacaksın, öğreteceksin, aile nedir onu öğreteceksin, hakları neler öğreteceksin, birlikte yaşamanın kurallarını öğreteceksin, karşı cinse saygıyı öğreteceksin. Biliyorsan öğretebilirsin tabi. Sonra o nesil büyüdüğünde, sağlıklı yuvalar kuracak, sağlıklı ilişkiler kuracak. Aile yapısı düzelecek, toplum düzelecek. Benim hakkım değil, bizim hakkımız diyeceksin. İnsan olacaksın, insan yetiştireceksin. Sana yapılanın aynısını yapmayacaksın beyinsiz robot gibi. Gelişeceksin daha insancasını yapmaya çalışacaksın. Ki insan yetiştiresin.

Okumak

Ne kadar da hızlı tüketen, hızlı tüketmeye alıştırılan bir algı yaratıldı. Dinlere de gerek kalmadı artık sosyal medya üzerinden kitle yönetimi çok daha ucuz ve kolay, maya da tuttu zaten. En fazla 2 cümle metin içeren, özgün yayın sayısı binde birden az postlarda hızlı hızlı geçiyor insanlar metin okumak filan gereksiz zaten ne gerek var geç sonraki gereksiz posta. Güzel bir kadını, yakışıklı bir erkeği, son model bir arabayı vs. bir parmak hareketiyle yokedince kendisini güçlü mü hissediyor acaba. Aynı kollu makinalarda kumar oynamak veya bir uygulama içinde sürekli paket satın alarak devam etmek gibi değil mi. Hızlı hızlı bas geç, durup düşünme sakın! Neye bastığını, nasıl bir kullanıcı sözleşmesi onayladığını filan okuma bas hemen onaya da geç neyi onayladığından haberin olmasın. Başkalarını taklit ederek, hep aynı şeyleri yaparak ünlü olmaya çalışan ama aslında özgün olmadıkları için hiç şansları olmayan insanlar iyi niyetli ama sonuca ulaşmayacak bir çabayla sisteme hizmet ediyorlar sadece. Düşünme refleksi yokedilmiş nesiller geliyor harika!

Televizyon üzerinden algı yönetimi en büyük yatırımdı zamanında, her evde vardı, herkes zaten izliyordu, üstelik cihazı da kendi parasıyla alıyordu, daha ne olsun. Görüntüler arkasına gömülen görüntüler, sesler arasına sıkıştırılmış kulağımızın duyduğu ama bilincimizle değil bilinçaltımızla algılanan sesler. Çok uzun yıllar araştırma ve yatırım yapıldı bu yöntemlere. Kitleleri yönetmek zor iş, her yöntem mübahtı. Sonra baktılar bu teknolojiler çok emek istiyor, sosyoloji psikoloji bilimleri de var geçtiler telkin yöntemine. Politikacılar zaten kullanıyordu bu yöntemi, süper güçler de bilimini geliştirdi. Bir kaval sesiyle bin koyunu güden çoban veya bir emirle binlerce askeri sıraya dizen komutan gibi. Hepsi telkinle yapılıyor bunların. Bir insana bir  fikri ne kadar çok söylersen o kadar çok inanıyor, aynı şeyi insan kendi kendine de yapıyor. Kendisini haklı olduğuna inandıran her haksız insan gibi.

1995 senesinde Türk Hava Kurumu türkkuşu programıyla paraşüt eğitimine gittim. Eskişehir İnönü de askeri tesis, Türk silahlı kuvvetlerinin subay ve personeli bizi günlerce eğitti. Uçaktan atlamak çok ilginç bir tecrübe, 16 yaşındaydım, bir afrika kabilesinin erkeklik sınavı olan bungee jumping gibi bir şey. Olgunlaşıyorsun, özgüven geliştiriyorsun. Kelime-i şehadetle bindim uçağa ilk atlayışımda o da var. 12 kişilik 1988 model sovyet antonov marka çift kanatlı uçak, motoru dursa süzülerek  yere inebiliyor. Yüreği olana tavsiye ederim. Lafı getirmek istediğim yer şu, yerde bizi yüzlerce kere kapı çıkışı çalıştırdılar, o kadar çok ki sayısı yok. Sıraya giriyorduk, yaklaşık bir buçuk metre yükseklikte bir platforma çıkıp kapı çıkış pozisyonu alıyorduk, aynı uçak kapısına çıktığımızda atlamadan önce duracağımız şekilde duruyorduk, eller yanda kapıyı tutar şekilde, sağ ayak yarısı platformun dışında önde sol ayak geride, dizler kırık, gözler ufukta karşıya bakarak bekliyorsun, eğitimci (aslında yüzbaşı) atla diyor atlıyorsun. Yere düşünce de beş nokta taklası atıyorsun ki düşmenin ayak tabanına uyguladığı basıncı vücüdun beş noktasına dağıtarak vücuduna zarar vermeyecek şekilde bölüyorsun. Sayısız kere o platformun kenarında atla sesine atlaya atlaya mantık zincirin kırılıyor, şartlı refleks oluşuyor. Sonra gün geliyor çıkıyorsun uçağın kapısına, atla diyorlar koyun gibi atlıyorsun nereye atladığına bile bakmadan. İşte olay bu, telkin, şartlama, refleks geliştirme. Binlerce kere sola kaydırınca kontrol sende sanıyorsun, halbuki mantık zincirin kırıldı, şartlı refleks oluştu, eğitildin haberin yok.

Okumak vardı eskiden. Hala var aslında. Beyninin yıkanmasına izin vermeyen de çok insan var, sosyal medyayı, güdülenmiş, zihinleri ele geçirilmiş toplumun, zorlama talebine cevap verecek kadar az kullanan, TV izlemeyen, pasif aktivite sevmeyen, özgün içerik arayan, kitap alıp okuyan, keşfette gezmeyen, beynine ne sokacağına kendisi karar vermeye çalışan bir miktar insan var hala. Şimdi onlara hitap ederek diyorum ki iyi ki varsınız, iyi ki varız. Biz olmasak toplum tamamen ele geçirilmiş, bütün değerlerimiz yokedilmiş, beyinler artık normal-insanca-doğru değerleri unutmuş keşfetçi okumadan onaylayan, parmak hareketiyle yılların ustalığıyla hazırlanmış metinleri yattığı yerden tak diye kenara itip saçmasapan bir şeyler arayan insanlara dönüşecekti.

Şimdi oturduğum evin içinin tadilatıyla uğraşırken, oturma odasına çok zaman ayırdım. Klimayı karşı duvara taşıyanlar bilir. Duvarlar yerler heryer kırılacak delinecek, borular döşenecek, üstüne, sıvası alçısı boyası zımparası, zeminde dolgu maddesi, üstüne parkesi vs. sonra montajı filan derken burnundan gelir insanın. O kadar çok uğraşmamın bir tane sebebi vardı, kitaplık! Kitaplık olmadan ev, ev olmaz, çocuğum o kitaplığı görerek büyümeli, kitabı öğrenmeli, neden bu kadar çok kitabı var babamın diye düşünmeli, belki bir gün birini çekip biraz okumalı. Çünkü ben bir gün kızımın sorularına artık cevap veremeyeceğim. O zaman kendi cevaplarını kendisinin bulması için ona gerekli altyapıyı vermeli, okumanın kitabın ne kadar büyük bir güç olduğunu öğretmeliyim. Neyse, çizdim kağıda ölçüleriyle verdim, malzemeyi seçtim marangoz yaptı monte etti, raf genişliklerini biraz daha dar tutmalıymışım çünkü sandığımdan daha yumuşakmış kullanılan mdf taşımakta zorlanıyor o kadar kitabı, sonradan destekletmem gerekti rafları. Alt raflardan boyunun yeteceği bir bölümü de kızıma ayırdım, küçüçükken hepsini tek tek yere dökerdi yere sonra tekrar dizerdim rafa, henüz ne olduklarını anlaması mümkün değildi ama yine de farkında olmadan tanıştı kitaplarla. Biraz daha büyüyünce hikaye kitaplarını, aktivite kitaplarını bölüm bölüm yerleştirdik, güzelce kendi raflarına dizdik birlikte. Artık dağıtmıyor, istediği kitabı seçiyor okuyoruz ona, sonra da yerine koyuyoruz. Abartılı geliyor değil mi, değil işte. Öyle tak diye sola itmekle olmaz bu işler, ben abartıyorsam o hareket de çok basit. Çok seviyorum kitapları, tabletten kitap okumaya tam alışamadım ama çok pratik, özellikle bir kitapta belli bir bölüme ulaşmak veya arama yapmak, araştırma yaparken de çok kullanışlı. Yine de fiziksel olarak bulunması sanki bana bir güç veriyormuş gibi hissediyorum. Onca zaman, emek, fikir var sonuçta içlerinde. Durdukları yerden bilgi saçıyorlar gibi etraflarına.

Okuyun, okutun, düşünün, beyninize aldığınız bilgiyi kendiniz seçin, güdülenmiş, mantık yürütme becerisi elinden alınmış boş insanlara dönüşmeyin. Özgün olun, kendiniz olun, her insan eşsizdir, benzemeye çalışmayın, kendinizden uzaklaşmayın.

Öngörü

Ne kadar kıymetli bir güç, ne kadar da büyük, birşeyi olmadan önce öngörebilmek için denemediği yöntem kalmamış insanoğlunun. Falcılar binlerce yıldır var, dinlerden önce dinlerden sonra hep var olacak. Çünkü herkes olacak olanları merak ediyor. Kimisi avantaj elde etmek için kimisi de kendini korumak için istiyor bu gücü ama herkes istiyor. Ama herkes sahip olamıyor, öngörüsünü satan bir çok insan sadece gelir peşinde, eleştirmiyorum arz-talep meselesi sonuçta.

Bence olay çok farklı çalışıyor. Uzun yıllar önce çok enteresan bir insanla yine çok enteresan bir şekilde yollarım kesişti. Herşey nasip. Bu güzel ruhu hayat bir şekilde alakasız bir yere göndermiş. Bana çok ilginç astrolojik yorumlar yaptı, ücret filan değil, içinden geldi kendi teklif etti sana bir bakayım dedi olur dedim. 15 sene oldu, söylediği bazı şeyleri hala anlamlandırmaya çalışıyorum. Burada ne işiniz var diye sormuştum “Uranüs gönderdi” diyip gülmüştü. Neyse bana nasip olan cümlelerden birisi şuydu: sende durugörü var.

Uzun zaman araştırdım bu konuyu, bilgiye ulaşmanın zor olduğu yıllardı. İngilizce çok kaynağa ulaştım. Clairvoyance. Ne kadar çok yazılmış çizilmiş konuşulmuş üstüne. Çünkü gücü elinde tutanların elindekini korumak için, güce sahip olmayanların elde etmek için binlerce yıldır kahinlere danışması normal görülen bir davranış. İşte bu durugörü yeteneği bence yanlış anlaşılmış ve tabi pazarlanmış. Ancak konunun derinine indikçe gerçek durugörünün paylaşılmaması gerektiğine ulaştım. Şöyle ki, kristal küreye, bir kap içindeki suya, ince parlak kumdan yapılmış bir kağıda, hatta elinin başparmağının tırnağına bakıp gören insanlar varmış. Ne kadar da ilginç. Durugörüyle, baya uzay zaman sürekliliğinin dışında bilgi almış insanlar. Ancak yine de karma kader diye bir olay var, bir şeyin olacağını bilirsen onu gerçekten değiştirebilir misin? Kelebek etkisi diye de bir kavram var, uzay zaman sürekliliğine küçücük bir müdahale çok büyük etkiler doğurabiliyor ve çok fazla insanın hayatını değiştirebiliyorsa, bu kavram sadece bir kişinin değil birçok insanın kaderine müdahale etmekse, bunlar yasaklanmış olmalıydı kaderi yazan tarafından. Varsayalım ki yasaklanmış hatta genetik olarak kapatılmış  bazı yetenekler genetik çeşitilik havuzunda tamamen rastgele bir şekilde çok küçük bir olasılık dahilinde denk gelip, bir anomali belki mutasyon sonucu tesadüfen açılarak gerçekleşmiş olsun, bu bilgiyi hangi amaçla kullanacaksın. Bir kişiye faydalı olabilmek veya belki sadece kendi çıkarı için kullanılsın, diğer insanların kaderlerine de müdahale etmiş oluyorsun.

Demek istediğim şu ki, istediğin kadar geleceği izle, bunu anlatamazsın, anlatmamalısın sonucuna ulaştım. Ne kadar büyük görünen bir güç, ne kadar ağır bir yüke dönüştü.. nasıl taşır bir insan, herhalde taşıyamaz ve bu durugörü gücünden vazgeçer bir şekilde. Ama ne kadar kapatmaya çalışırsan çalış tam kapatamıyorsun. Belki bir video izler gibi izlemiyor, bir resime veya fotoğrafa bakar gibi net göremiyorsun ama küçük parçacıklar sızıyor aradan. Bölük pörçük bilgiler bir şekilde içgüdüsel olarak zihnine düşüyor. Herhalde öngörü bu şekilde oluyor. Diyorsun yok böyle de olmaz, ben abartıyorum veya panikliyorum, bir şekilde sağlıksız bir psikoloji ile bakıyorum bu olaya, bu olaydan benim hissettiğim sonuç çıkmaz diyorsun. Konduramıyorsun bazen. Ama işte öyle olmuyor dönüp dolaşıp olay oraya geliyor. Ağır yük. Daha ağırı hayata başka türlü bakıyorsun, her insanın istediği en makul en ilk akla gelen şeyler seni mutlu etmiyor, küçük mutululuklar genellikle mutsuzluk yaşamadığın anlar oluyor. Ama biliyorsun, bir akış var, senden, insanlıktan, bütün canlılardan doğadan, dünyadan, güneş sisteminden, galaksilerden çok daha büyük bir ahenk var, bir düzen var, nizam hatta intizam var. Var yani koskoca devran tesadüfen, rastgele dönmüyor  Tek hücreden zaman içinde randomize çekinik genlerin filan birleşmesiyle insana dönüşmemişsin onu biliyorsun. Bilince düzeni kabullenmek daha kolay oluyor belki ama değiştiremeyeceğini, hatta bilsen bile değiştirmemen gerektiğini bilerek yaşamaya çalışmak, herşeyden herkesten  vazgeçmen gerekeceğini bile bile insanları sevmek, evladını sevmek bile, herkesi mutlu ederken sana acı verebiliyor. İşte sonunu bildiğin bir filmi tekrar izlerken donuklaşıyorsun, mesela şaşırmıyorsun kolay kolay, hay Allah öyle mi olmuş gibi cümleler pek çıkmıyor ağzından, konuyu bilmiş, öngörmüş  durugörümüş filan olduğun için değil, derinde bir yerde olan herşeyin senin veya başkasının kaderine etki olduğunu bildiğin için. Yaşanacak olan yaşanacak.

Gerçek astrologlar, korkutmaz, enteresan bir ortam bir ambians yaratmaya gerek duymaz, sizi gülümseyerek karşılar gülümseyerek gönderir, belki durugörü değil psişik bir bağ kuruyordur sizinle, gönül gözü açıktır okuyordur sizi, belki de çok iyi bir astroloji eğitimi almış ve hızlı düşünen bir akla sahiptir parçaları güzel birleştiriyordur, belki hepsidir, belki hiçbiri ama her gördüğü şeyi size söylemez, söylememesi gerektiğini bilir, özellikle kayıpları, en zoru da onlar. En sevdiklerinin nasiplerinde ne zaman göçecek olduklarının yazılı olduğunu bilirsin Allah büyüktür dersin gücün de yetmez kabullenmeye çalışırsın. Ama işte o zaman, sana bildirirse kalan bütün hayatını ona adamak onunla geçirmek istersin, o kişiyi de boğarsın kendini de, ve hem kendinin hem de o kişinin,hayatı normal akışıyla yaşama özgürlüğünü de çalmış olursun. İşte bu sebeplerle, özel yetenekli insanların, yargılamayan bir gönüle ve paniklemeyen bir akla sahip olması lazım. Güç güzel gibi görünse de yük ağırdır her ruh kaldıramaz, Herhalde bütün kainatın düzenini kuran, böyle şeyleri rastgele çekinik genlere bırakmamış, kendi içinde, bizim akıl kapasitemizi aşar bir düzen ve hesaplamayla dağıtmıştır. Sevgiler.